26 Nisan 2016 Salı

الاباحة التخيير و


İbahada iki şey arasında cem’ olabilir iken tahyirde ise iki şey arsında cem’ yapılamaz. Yani Hasan veya İbn Sirinin yanına otur dediğimizde burada ibaha varsa her ikisinin yanına oturabilir. Ama ya hindi ya da kardeşiyle evlen dediğimizde sadece birisi olabilir. İkisi ile evlenemez. Kimisi de tahyirde iki şey arasında bir fazilet farkının olmadığını ibaha da ise olduğunu ifade etmiştir.  

20 Nisan 2016 Çarşamba

بداع و الاختراع الا

İbda’ kelimesi bir şeyi ister önceki hali gibi ister başka şekilde maddesiz yaratmak anlamına gelmektedir. İhtira’ kelimesi ise kendi cinsinden eşi olmaksızın bir şeyi yaratmak anlamına gelmektedir. Bu şey hem maddi hem de zamansal veya zamansal olmayan soyut bir şey olabilir. İbda’ kelimesi ihtira’ kelimesinden daha geniş kapsamlıdır.      

15 Nisan 2016 Cuma

الآن و الآنف
An kelimesi içinde bulunduğun ve senin konuştuğun zamanı ifade ederken Anif kelimesi ise içinde bulunduğun zamanın öncesini ifade eder.
الابد و الامد

Ebed kelimesi belli bir sınırı olmayan ve sınırlandırılmayan zamanı ifade ederken Emed kelimesi mechul bir müddedi ifade eder ve mutlak olarak kullanıldığında sınırlandırılamaz. 

14 Nisan 2016 Perşembe

UZUN BİR ARADAN SONRA TEKRAR MERHABA

Şuan okumakta olduğum bir eserden kısa kısa notlar halinde bir dizi yakın anlamlı kelimeler ve aralarındaki farkları sizlerle paylaşmak istiyorum. Eserimiz Nuhfetüz-nizamiyye fi furuki’l-ıstılahiyye (Haydarabad 1340/ 1921) müellifi ise Ali Ekber b. Mahmud en-Necefi’dir.
الآل و الاهل
Bu iki kelime her ne kadar birbirine yakın olsa dahi aralarında umum husus mutlak ilişkisi vardır. Âl kelimesi hem dünyevi hem de uhrevi şeref sahibi kimseler hakkında kullanılır. Ayrıca bu kişilerin akıl sahibi olmaları gerekir.  Bazıları sadece erkekler için kullanır demişlerdir.  Örn: Al-i İmran/ Al-i Firavun
EHL kelimesi ise hem şeref sahibi kimseler hem de rezil kimseler hakkında kullanılır. Akıl sahibi olmasına gerek yoktur. Örn: Ehl-i Karye



10 Nisan 2014 Perşembe

MANTIK ÖĞRENMEK

MANTIK ÖĞRENMEK

Mantik öğrenmeyi bu kadar geciktirdiğim için çok üzülüyorum.
Neden mi? Mantiğın faydasi ifade edildiği zaman çok önemli ve mantiğın temel amacı olan "zihni hatalardan koruması" gerektiği gibi ifade edilmeyip üstün körü geçiliyor.

Mantık koymuş olduğu genel ilkeler vasitasiyla zihni şekillendiriyor. Zihindeki ana düşünce merkezlerini belirleyip güçlendiriyor.

Nitekim tarih boyunca mantığa karşı cikanlar olmuştur. Bunlar ya tasavvufçular ya da dil bilimcileri olmuştur. Ha İBN Teymiyeyi unutmamak gerekir. Kimisi mantığın bilgi kaynaklarını sinirlandirdiğını söylerken kimisi bu işlevi gören ve bizim medeniyetimizin ortaya koymuş olduğu nahvi önererek mantığa ihtiyaç olmadiğını söylemiştir.

Bence son dönem alimlerinde olduğu gibi ikisini almali nahivle lafzi cümle içinde doğru kullanmayi öğrenirken, mantıkla zihnimizi sekillendirelim.

Mantiğın insanın tabiatinda olduğu ve öğrenerek zaman harcamaya gerek olmadiğı söylenmiştir. Bu sözü söyleyen söylerken boşa zaman harcamistir. Nitekim insanin kendi özelliklerini bilmediği gün gibi ortada.!!!

Birçok özelliğe sahip olmamiza rağmen eğitimle onları gün yüzüne cikariyoruz. İste bu ozelligimiz için de vakit harcamali ve mantigi öğrenmeliyiz.

Hayirli mantik çalışmalar!!! 

14 Ekim 2013 Pazartesi

İRAN YOLCULUĞU(5)

Ramazanı başka bir ülkede, başka bir kültür odağında geçirmek bizim için çok önemliydi. Tabi bunun belki de en dikkat çeken yönü İran gibi kapalı bir kutu olarak görülen bir ülkede olmaktı. 


Sabah kalktığımız gibi derse yetişmeye çalışıyorduk kimimiz de öğleye kadar uykunun sefasını çıkarıyordu. ilk derslerde hepimizin üzerinde bir uyuşukluk, bir uyanmamışlık hali vardı. öğleye kadar iki ders yaptık ve öğleden sonra kayluleye yattık. 


ikindi civarı uykumuzdan uyandık ve son dersimize girdik. Tabi herkes gene uyumuş ya herkesin gözü gene mahmur. Ramazanın ilk günü olmasından dolayı dışarı çıkmamıştık derslerden sonra. Böyle bir günler silsilesi içinde gidip geldik.


Daha sonraki günlerde biz erkekler olarak evde yemek yememeye ve iftar için dışarı çıkmaya başladık. ilk günümüzde restoran-ı bazar diye küçük ama güzel bir yere gittik. 


Restoran pazar meydanında olduğu için herkes dağılmış ve o karanlık ve ürkütücü sokakta tek başımıza kalmıştık. O akşam iftarda dört çeşit kebap getirmiştiler ve bizim için hepsinin ayrı bir dadı vardı. nitekim sonraki günlerde hep bu dadı aramaya başladık ama bir türlü bulamadık. 


Ramazanda İran halkının çoğu oruç tutmakla beraber taksi şoförlerin dert yakınmaları da vardı. Gün içerisinde şehir merkezinden dönerken hep restoranları gösterir ve buradaki insanların  çoğu seferi olmayıp oruç tutmayan kimselerdir diyorlardı. 


Restoranlardan böyle bahsetmişken sakın her türlü yiyeceği rahatlıkla bulabileceğiniz restoranlar aklınıza gelmesin. Çünkü cuce ile başlayanlardan başka bir şey yok. Gittiğimiz en lüks restorana kadar hepsinden ya tavuk vardı ya da kebap.  İran halkı bunlardan başka bir şey yemiyor desem abartmış olmam herhalde. 


Biz bu şikayeti hocalarımıza söylerken hep evde onları da yapıyoruz diyorlar. Ama hiçbir zaman göremedik. Bir gün iftar yemeği için biz dört arkadaş çıktık ve en kral restoran olan 'Baba Tahire' gittik. Fiziki bakımdan gerçekten en kral yerdi diyebilirim. ilk önce bizi almama gibi bir girişimde bulundular daha sonra bizi yukarı aldılar. herkesin aklında burada çok güzel yemekler vardır diye bir düşünce vardı. Ancak menüyü gördükten sonra hepimizde bir burkuntu oluştu. ben sırf farklı olsun diye mahiçe aldım ve şansıma İran'dan yediğim en güzel yemeği almışım. 


Restoranda açık büfe salata olduğu için ve bizlerde yeşillik yemeye yemeye çıldırdığımız için salata çeşitlerine abandık. Masamızı salatalarla doldurduk. Yemeğimizi yedikten sonra sıra hesaba gelmişti. Bizlerde tamam diğerlerinden biraz fazla olacak diye düşünüyorduk ama karşımıza 200 tomanlık bir faturanın çıkacağını da hesaplayamamıştık. 


Adam bize 'kabıl ne dare' derken hepimiz içimizden vermeyip gitsek mi diye geçirdik. Ama kazık yediğimizi bile bile mecburen parayı verip çıktı. 


Artık İran'da tavuk yiye yiye bir hal olmuştuk. gittiğimiz her restorana sorduğumuz ilk soru tavuk dışında başka bir şey var mı? Böyle iki ayı geçirdik.

Şimdilik bu kadar...... 


7 Ağustos 2013 Çarşamba

İRAN YOLCULUĞU(4)

Sabahın ilk ışıklarıyla yeni bir günü karşılayamasak da saat sekiz civarı uykudan uyandık. Kahvaltı için aşağıya çağrıldık. Halbuki dünyanın birçok yerinde bugün ramazanın başlangıcıydı. Bizler İran'da olduğumuz için onlara uyduk ve ramazana başlamadık. Suudi Arabasitan da bugün oruca başlamamıştı.


 Kahvaltıya indik ve uzun masalar bayan arkadaşlara tahsis edilmişken onların biraz öte tarafında bize tahsis edilen masalara oturduk. Kahvaltılarımız açık büfe tarzı olduğu için ilk önce herkes kendi tabağını alıyor ve öyle masasına geçiyordu. Kahvaltı geleneği her yerde aynı olsa gerek. Bizlerde kahvaltılık olarak peynir, recel, yumurtalarımızı aldık ve masamıza geçtik. Kahvaltıda en güzel şeylerden biri sıcak yağlı ekmek olmasıydı herhalde.

 Çaysız yaşayamayacağımdan dolayı direkt çaydanlığın nerede olduğuna baktım ve hemen bizim masamızla bayan arkadaşların masalarının ortasına koyulmuş koca bir kazan gördüm. ilk aklıma gelen eskiden köylerde odun veya son dönemlerde elektrikle banyo yapmak için su ısıtıcıları aklıma geldi. Eskiden bizim evde de vardı. Ama biz bunu çay içmek için değil banyo yapmak için kullanıyorduk. Tabi biz daha ilk günden bu kazanın bizim yol arkadaşımız olacağını, arabada her zaman bize eşlik edeceğini tahmin edememiştik.


Çayı almak istedim ama demlenmiş çay yoktu. Birde ne göreyim. Sallama çaylar. Bu sallama çaylarını sallamak isterdim ama çaysız yapamayacağımdan dolayı sallamayı sallaya sallaya aldım ve masama oturdum. Muhabbetle kahvaltımızı yaptık ve yukarıya çıktık. İlk günde ders yapan bizi sınava tutan hocalarımız bugün boş duracak değillerdi ya!. 


Kahvaltıdan sonra direkt derse gittik. İlk dersimizi Eris hocayla yaptık. Öğleden önce iki ders yaptık ve ikisi de çok güzel geçmişti. Öğleden sonra saat dörtte başka bir dersimizin daha olacağını söylediler. Ders çıkışı öğlen yemeğini yemek için aşağıya indik. İnerken güzel kokuların çok rahat olabiliyorduk. İnişimiz ile daha sonra İran'la özdeşleştireceğimiz kebapları görmek bir oldu. Yemek gayet güzel bir şekilde hazırlanmış ve sunulmuştu. Yemeğimizi yedik ve biraz çalışmak için yukarı çıktık. Biraz çalıştıktan sonra saat dörde kadar dinlendik. Bu tarz daha sonra bizim alışkanlığımız haline geldi. 


Saat dörtte derse girdik ve dersler bütün güzelliğiyle devam ediyordu. Aklımıza gelen "Ya bu İranlılarda zaman kavramı yok. Dersler siz gittikten sonra birkaç güne başlar"  düşüncelerini dışa vurduk ve böyle olmadığını hep beraber ikrar ettik. Bize denilenin tam aksini görmek hoşumuza gitmişti ve bu bize yeni muammaların olabileceği sinyallerini vermişti.



Ders çıkışı Gorgan'ın biraz uzakta olan "ziyaret köyü"ne gittik. Burada İmam Musa el-Kazım'ın torunlarından Abdullah'ın türbesi vardı. İmamzade türbelerinin bizim karargahlarımız olacağını ilk ziyarette tahmin edememiştik.  Burası etrafı koca koca dağlarla çevrili bir dağ köyü idi. Rakımı yüksek olduğu için geceleri çok soğuk oluyormuş. Yorgansız uyulmaması gerekiyormuş. Etrafı dolaşıyor ve Cebbari hocanın ilk heyecanından olsa gerek gördüğü her bitkinin ismini bize söylüyordu. Kendi dilimde bile ismini bilmediğin bitkileri bana sayıyordu. İlk iki dakika aklımdaydı ama daha sonra uçup gidiyordu. 



Etrafta dolaşırken bir duvarın yanında oturmuş maydanoz, salatalık satan yaşlı bir amcayla karşılaştık ve onunla muhabbet etmek istedim. Sattığı bütün sebzelerin ismini sorduktan sonra bize bir şiir okumak istediğini ve kameraya almamı istedi. Bende dediğini yaptım. Şiir erkeğin kadına olan sevgisini ve kadının onu mahvetmesini anlatıyordu. Gezi esnasında çok bağrışma seslerini duyduk ve sesin geldiği yöne doğru gittik. Dağın hemen eteğinden akan sıcak suyun üzerinde bir tarafı bayanlara diğeri erkeklere olmak üzere iki büyük havuz yapmışlardı. İçine girdik ve büyük küçük herkesin orada yüzdüğünü gördük.      

Daha sonra yurda dönmek için yola koyulduk. Yolda ufak bir çayın ardına kurulmuş beş yıldızlı diyebileceğimiz büyük bir otel gördük. Otel müdürü bizi kapıda karşıladı ve çardaklardan kurdukları çok güzel kafeteryasına davet etti. Bizler de çardaklara kurulduk ve mis kokulu çayın gelmesini bekledik. Kısa bir süre sonra çay ve yanında nebat dedikleri sarı renkli bir şekerleme getirdiler. Çaylarımızı içtik ve müdürle otelin önünde fotoğraf çektikten sonra yolumuza devam ettik. Bize gösterilen bu hürmetin ve muhabbettin kaynağını hala çözememiştik. Herkes kendince bir yorum yapıyordu.

Akşam namazımızı kıldıktan sonra hep beraber akşam yemeğine indik. Yemek yerken daha sonra A'dan Z'ye aklımıza gelen bütün konuları tartışmaya başlayacağımız ortamı oluşturmaya başlamıştık bile. Yemekten sonra yorgun bir şekilde yukarıya dinlenmeye ve çalışmaya çıktık. Saat üçe kadar hem muhabbet ettik hem de ilk günlerin heyecanıyla çok iyi çalışmaya başladık. Dördümüz aynı masanın etrafında oturuyor ve çalışıyorduk. Anlayamadığımız yerleri birbirimize soruyor ve yeni bir kelime veya ibareyi öğrendiğimizde onu diğer arkadaşlarımızla paylaşıyorduk. Ve saatler böyle ilerlemeye devam etti.


Saat üçte sahur için hep beraber aşağıya indik. İran'da ilk sahurumuzdu bu. Yemeğimizi yedik ve yatmak için yukarı çıktık. Biraz bekledikten sonra sabah namazını kılıp yorgun bir şekilde yataklarımıza fırladık. Yarın bakalım ne olmuş!!!

İran'dan Selam ve Duayla...!!!    



       

              

   

4 Ağustos 2013 Pazar

İRAN YOLCULUĞU(3)

Sabah namazımızı kılıp Gorgan'a doğru çok özel ve güzel bir otobüsle yola koyulduk. Tabî İran'a varınca saatlerin çok farklı olduğunu gördük. Saatlerimizi bir buçuk saat ileriye almak zorunda kaldık. 

İran'a dair ilk izlenimlerimiz gayet olumluydu. Hele bizi karşılamaya gelen sıcak kanlı insanlarla iletişimimizi pekiştirdikten sonra bu izlenimlerimiz daha da pekişmişti. 

Yaklaşık dört saat yol aldıktan sonra yolun kenarında kahvaltı için mola verdik. Yolda bize kimlerinin ne yemek istediği soruldu ve bize ya omlet ya da bal kaymaktan birini seçmemiz istendi. Çoğunluk omlet istemişti ve gayet güzel yapılmıştı.

Yemeğimizi yedikten sonra yol kenarında yeşillikler arasında oturup karşımızda bizi selamlayan koca ormanlık dağlara bakmaya koyulduk. Öylece muhabbetin içine dalmışken arkadan bizi çağırma seslerini duyduk. Aram aram kalktık ve arabaya doğru gittik. 

Yolda birçok fotoğraf çektim. Bunların çoğu yolun her iki tarafını saran pirinç tarlaları ve koca koca dağlardı. Pirinç demişken şöyle bir karşılaştırmayı yapamadan geçemeyeceğim. Türkiye'nin doğusunda ekmek neyse burada pirinç odur. 

Yemeğimizi yedik ve Gorgan'a doğru yola koyulduk. Yolda her durduğumuz yerde bizim fotoğrafları ve videolarımızı çekiyorlardı. Herkesin içinden eminim neden bu kadar bizi çekiyorlar düşüncesi geçmiştir. Attığımız her adım adeta kayıt altına alınıyordu. Ve belliydi ki bazı arkadaşalr bundan rahatsız olmuştu. Ama daha sonra öğrendik ki bunları programın sonunda hepimize birer hatıra olarak vereceklermiş. 


Belli bir süre yol aldıktan sonra çay ikramı oldu. Herkes dört gözle şeker ve kaşık bekliyordu. Ama daha sonra anladık ki, İran'da toz şeker kullanılmıyor. Onlar toz şeker yerine "Kand" dedikleri kıtlama şekeri kullanıyorlar. Herkes bir kıtlama şekeri aldı. Ancak herkesin zihninde bunu nasıl kullanacağız sorusu gidip geliyordu. Farklı yerlerden farklı kullanım yöntemlerini işittik. Bende ya bu Erzurumların yaptığını bizde yapalım ne olacak dedim. Dedim ama demez olaydım. Kandı dilimin altına koydum ve ilk yudumu almak için çayı ağzıma götürdüm. Yudumlamamla arabanın sallanması bir oldu ve ağzım anlatamayacağım kadar yandı. O anda bir daha burada şeker kullanmayacağıma yemin ettim. Her ne kadar daha sonra toz şeker ile de karşılaşsam da yeminimi tutup şekeri çay hayatımdan çıkardım.  


Öğleden sonra Gorgan'a vardık. Gorgan çok büyük olmamakla beraber fazla fena sayılmaz. Şehrin girişinde şehrin logosunu oluşturan modern bir burç vardı. Ona "Burc-i Gorhan" deniliyordu. Ondan beş dakika uzaklığındaki yurda vardık. Yurt dört katlı yeni yapılmış bir binaydı. En üst katına bayan arkadaşlar yerleşirken bir alt kata biz erkekler yerleştik. Ders işlediğimiz sınıflardan biri bizim dairenin hemen karşısında iken diğer sınıf bayan arkadaşların dairelerinin karşısındaydı.


Bayan arkadaşların çantalarını yukarı kata çıkardıktan sonra kendi çantalarımızı alıp kendi odalarımıza geçtik. Ben, Halil, Hasan ve Musa bir daireye geçtik. Yan daireye ise İst Edebiyattan Mustafa Abi, Sedat, Ömer ve Abdüssamet geçmişti. Dairemiz büyük bir salon ve iki orta büyüklükteki odadan oluşuyordu. Hepimiz salondaki ranzalarımızı belirledik ve dinlenmek i
çin uzanmaya çalıştık. ilk önce etrafa incelemeye, kolaçan etmeye başladık. Dairemiz amerikan tipi olduğu için mutfakta ne var ne yok diye dolabı ve rafları incelemeye koyulduk. Çok hoş ve şirin bir mutfağımız, son moderl samsung bir plazma televizyonumuz ve egzozu bozuk araba gibi ses çıkartan duvara girişmeli bir klimamız vardı. Klimayı çalıştırırken çıkardığı sesten korkup kapatıp tekrar açmıştık. 


Biraz dinlendikten sonra hepimizi aşağıya çağırdılar. ilk önce ufak bir sınava tabi tuttular. Daha sonra açılış programı için el-Mustafa Üniversitesine gideceğimizi söylediler. Sınavdan sonra hep beraber üniversiteye gittik. Üniversite fazla büyük olmamakla beraber güzel bir üniversiteydi. Dışarısı tamamen İran tezyin sanatının bir göstergesiydi. Her köşesi işlenmiş ve rengareng bir yapıya bürünmüştü. Bizi oranın en önde gelen dekanları ve büyük hocaları karşılamıştı. Kum'dan ve Tahran'dan bizim açılış programına katılmışlardı. Güzel bir açılış programını icra ettikten sonra rektör ve dekanlarla yurtta akşam yemeğini yemeğe gittik. İlk akşam yemeğimiz çok güzel bir kebap ve pilavdı. Yemeğimizi yedik ve yol yorgunluğunu üzerimizden atmak için odalarımıza çekildik. O akşam arkadaşlarla uzun bir muhabbetten sonra dinlenmeye koyulduk ve güzel bir uyku çektik.

İran'dan Selam ve Duayla...            

    

1 Ağustos 2013 Perşembe

İRAN YOLCULUĞU(2)

Saat 00:45 İran'da doğru yolculuğumuz uçağın havalanmasıyla başladı. Etrafımızdaki İranlılara bakıyor ve onları kırık Farsçamla anlamaya çalışıyordum. Ben karakter itibariyle biraz girişken olduğum için hava alanında bile bazılarını görüp konuşmaya çalışıyordum. Uçakta daha sonra güzel anları beraber yaşayacağımız Musa, Hasan ve ben yan yana oturmuştuk. Biraz önümüzde Halil oturuyor ve bir ön koltukta da beraber yola çıktığımız bayan arkadaşlar oturuyordu. Onların karşısında İstanbul Edebiyattan gelen bayan arkadaşlar otururken bizim yan tarafımızda İst Edebiyattan gelen erkek arkadaşlar oturuyordu. 

İnsanoğlu tanımadığı kişilere karşı her zaman tedbirli davranmaya çalışmıştır. Bizde ilk önce diğer arkadaşlara karşı biraz mesafeli durduk ve birbirimizi anlamaya çalıştık. Birbirimizi tanıdıkça zihnimizdeki bütün ön izlenimler silinmeye veya düzelmeye başlamıştı. Daha sonra beraber çok güzel anları birlikte yaşamaya başladık ve farklı dünyaların varlığını beraber idrak ettik.


Sabah saat 04:00 civarı Tahran İmam Humeyni hava alanına indik. Uçak yere inince etrafımızdaki açık bayanların başlarının üzerine ufak yazma türünde bir başörtüsü veya şal attıklarını izlemeye başladım. Daha sonra ilerden "İran'da kapanmak kanundur ve herkesin buna uyması gerekir" sesini duyunca etrafımdaki bütün hareketler ve davranışlar anlam kazanmaya başlamıştı. 

İran'a gelmeden İran hakkında yapılan haberlerden ve yanlış bilgilendirmeden dolayı birçok yanlış ve düzeltilmesi gereken düşüncelere sahiptim. Bunlardan bir tanesi de İran'ın bir çöl ülkesi olmasıydı. Ayağımız toprakla bir olduğunda yüzümüze çok serin ve güzel bir saba rüzgarı vurmuştu. İçimden hani uçaktan çıkınca geri dönesim gelecekti sesini duyar gibi olmuştum.


Daha sonra otobüse binip hava alanının içine doğru yol aldık. Etrafımda birçok İranlı vardı. Hepsini tek tek baştan süzüyor ve etrafımdaki konuşmalara kulak kabartıyordum. Yanımdaki iki gencin konuşmasını ve filmler hakkındaki konuşmalarını anlayınca çok sevinmiş ve yeni bir dilli yavaştan öğrenmenin huzurunu tatmıştım. 

Hava alanının içine girince sol tarafta İran asıllı olanların pasaport kontrolleri yapılırken sağ tarafta yabancıların Pasaport kontrolleri yapılıyordu. Ben İrana girince saatlerce Pasaport kuyruğunda bekleyeceğimi ve kimlik kontrollerinin çok fazla yapılacağını düşünüyordum. Nitekim bunu Ürdün'e giderken yaşamıştım. Orada parmak, göz izlerini almış, nereye gideceğimiz, adresimiz, niçin geldiğimiz teker teker sorulmuştu. Oysa İran'da bunların hiçbirin görmedim. Pasaport kontrol görevlisi yüzüme bile bakmadan Pasaportumu mühürlemiş ve oradan geçmiştim. 

Pasaport kuyruğunda beklerken yanımızdaki televizyonu ve İmam Humeyni'nin fotoğrafları çok dikkatimi çekmişti. Pasaporttan sonra aşağıya çantalarımızı almaya doğru gidiyordum ve etrafımdaki her bir harekete odaklanıyor ve ona bir anlam vermeye çalışıyordum. Aşağıya inince çantalarımızın çoktan geldiğini gördüm ve biran evvel çantamı almaya çalıştım. Hatta bir arkadaşımız çantasını son anda başka birinin elinden kurtarmıştı. Adam kendi çantasıyla karıştırmış ve Sedat arkadaşımızın çantasını almıştı. Özür ifadelerinden sonra herkes yola koyulmuştu. 

Bizlerde çantalarımızı alıp çıkışa doğru yöneldik. Dış kapıda bizi bekleyen görevlilerle yani İmam Rıza-daha sonra aramızda Şirazi diye melhur oldu-ile tanıştık ve ona sabah namazını kılmadığımızı söyledik. ilk önce bizi büyük ve temiz bir lavaboya götürdü, abdestimizi aldık ve hava alanının mescidinde sabah namazımızı kıldık. 

Mescitte bizim doğu camilerinde olduğu gibi herkes uzanmış ve dinleniyordu. Bizde namazımızı eda ettikten sonra dışarı çıktık. Bize çok lüks bir otobüs ayarlanmış ve çantalarımız otobüse yerleştirilmişti. Bizlerde Hep beraber otobüse bindik ve Tahran'dan sekiz saat uzaklığındaki Gorgan'a doğru yol almıştık. Gorgan bizim çok yakından bildiğimiz Cürcan'ın ta kendisidir.

İran'dan Selam ve Duayla....                  


31 Temmuz 2013 Çarşamba

                        İRAN YOLCULUĞU(1)

İnsanoğlu yaratılış itibariyle birbirinden çok farklı olduğu için farklı kültür ve medeniyetleri ortaya koyabilmiştir. Şayet tek bir millet ve tek bir düşünce sistemine sahip olsaydı bütün bu güzel farklılıkları medeniyetin nişanesi olarak ortaya koyamazdı. İnsanın bu güzel dürtülerin ortaya koyduğu medeniyetleri görüp incelemenin en güzel yolu yolculuk olsa gerek!!

Ben de bu güzel medeniyetleri gidip yerinde görmeyi çok seven biri olarak bu yaz köklü bir medeniyet olan İran medeniyetini yakından tanıma fırsatını elde ettim. 

Bu fırsatı bize sunan bizim Üniversitemiz ve İran Konsolosluğu olduğundan dolayı  hiçbir sıkıntı ve zorlukla karşılaşmadan İran'a gelebildik. İran'a gelebilme fırsatını bir yıl devam eden ve okulumuz ile konsolosluğun ortaklaşa düzenlediği Farsça kursuna katıldığım için elde edebildim. Bu fırsatı bize sundukları için hepsine çok teşekkür ederim.

Finallerden önce gideceğimiz kesinleşmişti ve ona göre kendimizi hazırlamamız istenmişti. Temmuzun yedisinde İran yolcusuyduk. Bizde ona göre sınavlardan sonra bir muamma olan İran hakkında ufakta olsa bir okuma yaptık. Bu okuma daha yakından göreceğimiz bir medeniyetin tarihi serüvenini ve değişim ile kırılmalarını görebilmek ve bunları orada çözümleyebilmek için bir bakış açısını sağlamıştı. 

Bir ülkeden başka bir ülkeye gitmek elbette belli başlı sıkıntıları da yanında getirir. Kendi ülkende görebildiğin, yaşayabildiğin birçok güzelliği yaşayamaz ve onlardan mahrum kalabilirsin. Birçok sevdiğin kişiden uzak kalabilir ve onların özlemleriyle yanıp tutuşabilirsin. Ama unutmamak gerekir ki bütün bu özlemlerin içinde bir güzellik ve tecdid vardır. Bunlar İnsanı ayakta tutan temel dürtülerin başında geldiği de malumdur.

Biz iki grup olarak yola çıktık. Bir grup bizim Marmara İlahiyattan iken diğer grup İstanbul Fars dili ve Edebiyatı bölümünden gelen arkadaşlardan oluşmaktaydı.

Artık her yerde görmeye alışık olduğumuz kızların daha fazla olmasını burada da gördük ve yaşadık. Biz her iki grubun erkekleri sekiz kişi iken kızlar on altı kişiydiler. 

Temmuzun  yedisine Ali Köse hocamız bizim biletlerimizi almıştı ve bize gideceğimiz günün gecesinde hava alanına gitmek için araba ayarlamıştı. Biz de saat sekiz civarı okulun bahçesinde toplanıp hep beraber hava alanına doğru yol almıştık. 

Yolda herkesin aklında birbirini yiyen birçok düşünce ve soru vardı. Nasıl olacaktı?, Neyle karşılaşacaktık?.....vb. Bütün bu düşünce ve sorularla hava alanına vardık. İşlemlerimizi hallettikten sonra bekleme salonuna geçtik. Uçağımız saat 23:20 kalkması planlanmış biz de arayacağımız ve hayır dualarını alacağımız kişileri aramayı ona göre ayarlamıştık. Saatler ilerledikçe içimizi kemiren soru ve düşünceler şahlanmıştı. Ama uçağın bir buçuk saat ertelendiğini bildiren anonsu duyunca farklı bir duygu dünyasına doğru yol aldık.

Saat 00:45 uçağa bindik ve Tahrana İran'ın başkentine doğru yol almıştık.  Arkamızda birçok güzel anları ve duyguları bırakmıştık. Herkesin yüzü havalanma sevinci ve arkasında bıraktıkların özlemini ifade eden yüz ifadeleri ile doluydu. Yüzlerimiz farklı iki duyguyu aynı anda yaşamış ve yaşatmıştı.

İran'dan Selam ve Duayla...    





  

12 Şubat 2013 Salı

Armutlu(2)

Armutlu yazımıza bira sert girdik herhalde çünkü bazılarımız armutlunun özelliklerini bilmiyor. Buraya gelmeden önce bunlardan biri de bendim.

Armutlu Müslümanların ya da dini hassasiyeti daha fazla olanların tatil yeri. Çünkü burada kadınların geneli kapalı ve çarşaflı olmakla beraber başı açık olanlar da hiç  yok değil. 

Erkeklerde geneli namazında niyazında kişiler bunu cami cemaatında rahatlı görebiliyoruz.

Şimdi diğer zikre değer anılarımızı anmaya başlayalım;

Mesela bugün Emced hoca, Halil, Nasrullah hoca, Münzir hoca ile hep beraber atvelere binip güzel bir tur attık. Ama bizi en fazla güldüren Nasrallah hocanın yanında geçen hızlı arkadaştan korkması ve frene basacağına gaza basıp çitlere dalması oldu. Hep beraber başladık gülmeye:) 

Gezi turumuzda güzel kareleri çektim ve en güzeli de hep beraber olmamız oldu. Daha önce binenimiz yoktu atevelere ama işi  güzel götürdük. Daha sonra geldik ve bizim İsar'ın hocalarıyla beraber diğer gurup gitti. Bizde o sırada iki ekmek bir simit alıp Emced hoca, Nasrullah hoca, Münzir hoca ve Sami ile beraber martılara yem vermeye gittik. Tabi simiti ben ekmeği onlar yedi. Ama Emced hocamızın çok hoşuna gitmişti ve hoşnutluğu yüzünden belli oluyordu.

Bütün bunları bir yandan yaparken bir yandan yarın Bursa gezisi için bir şeyler yapmayı planlıyorduk. Emced hocamız İbn Hacer el-Heyteminin bir eserinde Bursa'dan bahsedildiğini ve ziyaret etmek istediğini ifade ediyordu. Bende onlarla bulunmak için gitmeye karar verdim. Ama ne yazık ki, gitmeye niyetlenen diğer elemanlar vazgeçmişlerdi ve bundan dolayı tur iptal oldu. 

Tabi bütün bunların yanında Emced Hocamızın maçını da unutmamak gerekir. Emced hocamızın maçla pek arası olmamakla beraber maçı baya sevdi ki, ona her maça gidişimizi söylediğimizde bizimle gelir ve birçok kişinin pes etmesine karşın o maçı sonuna kadar götürüyordu. 

İlk gün Ahmet Sanober hocamızda gelmişti maça ilk önce ben hiç oynayamaz diye bakıyordum ona. Ama bir baktım ki baya yanılmışım bu zannımda çünkü kendisi artık maçın yıldızı oldu.

  Burada çok güzel vakit geçirdik. Allah İsar kurumunun bütün elemanlarından razu olsun makamlarını cennet eylesin(amin)  
  

      

Armutlu Tatil Köyü'nden Anektodlar 

Pazar günü İsar'ın düzenlemiş olduğu Armutlu Tatil Köyüne geldik. Tabi gelmeden önce güzel bir macera yaşadım ancak burada yolculuğumuzdan ve geçirdiğimiz güzel dakikalardan ve hocalarımızın sohbetlerinden bahsetmek istiyorum.

Saat 17:15'te Bostancı'dan Yeni kapıya oradan da Armutluya doğru yola koyulduk. Yolculuğumuz Ürdün'de de güzel anları paylaştığımız ve hala aramızda güzel bir hukuku yaşattığımız İbrahim, evimizin yakışıklısı ve artisti Ali, evimize yeni gelen Muhdi  abimiz ve hocamız, Yusuf abi ve diğer bazı arkadaşlarla başladık. 

Tabi Ali'nin geminin içinde çekirdek çıtlatmasını, bazı arkadaşların pes oynamasını ve filim izlemelerini zikretmeden geçemeyeceğim.
  
Armutluya vardıktan sonra Ubeydullah'ın nezaretinde evlere geçtik dinlenmeye başladık.  Tabi ilk işimiz yarın ders seçimleri olduğu için internet bağlantısını kurmak oldu.

Daha sonra ev arkadaşlarımızla beraber alışverişe çıktık ve zaruri malzemelerimiz aldık. Tabi patates ve yumurta bizim en zaruri malzememiz olacaktı.
Eve vardıktan sonra maymun iştahlılık yapıp direkt havuza gittik. Tabi orada yeni tanıştığımız arkadaşlarla bağımız gelişti ve güzel kareleri oluşturduk.
 Gece geç saatte eve vardık ve o gece güzelce dinlendik ve sabah namazını kıldıktan sonra tek başıma sahilde dolaşmaya gittim. 
Denizden gelen güzel bir meltem ve yeşillik kokusu beni etkiledi ve güzel hayallere dalmaya başladım.

Daha sonra eve vardım ve meşhur patates yemeğimi yapmaya koyuldum. Arkadaşlarla güzel bir kahvaltı yaptık ve daha da kaynaştık. Her bizimiz farklı Üniversitelerde, farkı zihinsel yapıdaydı. Ama aramızda güzel bir bağ, İslam bağı vardı.

Gün içerisinde maç yaptık, güzel anları paylaştık. Ama benim için en önemlisi Ürdün'de çok sevdiğim ve kendisini orada tanıdığım Emced Reşid'in olmasıydı. Kendisi Ürdün İslami İlimler Üniversitesinde hoca olup çok güzel bir üslubu var. Ayrıca Ürdün'de fıkıhta önde gelen alimleri sayın denildiğinde kendisi bana göre ilk sayılacak kişidir. Tabi mezhepte şafi olması ayrı bir güzellik.

Emced hocamız bize güzel bir sohbet yaptı ve sohbetinin bel kemiğini  alimlerin  konumları, özellikleri ve onlara hizmetin getireceği bereket üzerine oldu.

Beni en fazla alimlerin üç temel özelliği olan hikmet, amel ve tebliğ ile onlara hizmet etkiledi. Bundan böyle alimlere hizmet benim önemli bir görevim olmalıydı. Bundan dolayı onlar nerede ben orada olmalıydım. 

Bu sayede onlarla farklı etkinliklerde bulunduk ve güzel sohbetler yaptık. 
Bu gün öğle maşuk hocamızın güzel sohbetini dinledik ve güzel bir şekilde istifade ettik. Söyledikleri bizler için güzel bir hatırlatma idi.

Bu akşam ise Recep hocamızın sohbetini dinledik ve bize osmanlı ve cumhuriyet ideolojisini, kopan veya zayıflatılan alimler silsilesini, fıkıh ile sosyolojinin mezc çalışmalarını ve bunların başarısızlıklarını anlattı. 

Şimdilik bu kadar ama inş devamı gelecek. Güzellik tafsilatlarda gizli:)        

           

2 Şubat 2013 Cumartesi

KÜLTÜR

Günlük hayatımızda kullandığımız öyle kelime ve kavramlar var ki bunların arka planını hiç düşünmüyoruz, düşünmek aklımıza bile gelmiyor.

Suheyb hocamızla Cemil Meriç'in kültürden irfana adlı eserini okuduk ve değerlendirmesini yaptık. Bu değerlendirmeden birkaç notu sizinle paylaşmak istiyorum.

Kültür dilimizde Namık Kemal tarafından kullanılan "Hars" ile ifade edilmişti. Dönemin yazarlarınca ilk önce garipsense de daha sonra kabul görülmüş ve kullanılmıştır.

Ancak bu kelimenin arka planında şöyle bir anlayış yatmaktadır: "Hars" toprağı ekmek, geliştirmek manasına gelmekte.
Yani insanlar ilk ortaya çıktığı dönemlerde hep hayvancılıkla uğraşmışlar, daha sonra insanalar tarımı keşfettiler ve yerleşik hayata geçtiler.

Yerleşik hayata geçtikten sonra her şeyi kendileri üretti ve geliştirdi. Yerleşik hayat beraberliği, beraberlik iş bölümünü, iş bölümü devleti zorunlu kıldı.

Bununla beraber devlet söylemler geliştirdi, söylemler kurumları ve bunlarla beraber örf-adet ve dinler gelişti. 

Yani her şey insanın bir ürünüdür. Din de insanın ortaya koyduğu  ve zaman içinde geliştirdiği bir kurumdur. İnsan aklı her şeye yeter ve tanrıya ihtiyacı yoktur demektir.

Daha sonra yüksek kültür ve popüler kültür ayrımını yaptık. Yüksek kültür daha elit tabakaya hitap eden herkesin elde edemeyeceği makam, davranış ve düşünceyi ifade eder. Buna sanat müziğini dinlemeyi örnek olarak verebiliriz.

Popüler kültür ise, halkın çoğunluğuna hitap eden ve üst kültüre göre daha aşağı bir kültürü ifade etmektedir.

Popülerin kelime manası zaten geneldir.

Ancak şöyle bir tehlike vardır: Popüler kültür günümüzde kapitalizmin etkisi ve desteğiyle üst kültüre ait özellikleri popüler kültüre indirgemekte ve bir meta olarak kullanmaktadır.

Buna örnek olarak mağazalarda Beethoven müziğinin dinletilmesi ve daha fazla alışveriş yapılmasını sağlanmasıdır. Yani üst kültürün dinlediği müzik burada kapitalizmin bir metası olmuştur. Dinleyenlerin çoğu da bunun farkında değiller. 

Ancak günlük dilde kullandığımız kültür kelimesinin böyle bir arka planı yoktur. Bu arka planı genellikle akademik dilde görüyoruz. Bizlerde akademik dilde buna dikkat etmeli ve bunun yerine  İbn Haldun'un "Umran" kelimesini kullanmalıyız. 

selam ve duayla
   
        
  


31 Ocak 2013 Perşembe

KAVRAMLAR 

İnsanoğlunun düşünen bir varlık olduğu ve onu diğer canlılardan ayıran en temel özelliği düşünmesi olduğu vurgusu her daim yapılmış ve yapılacaktır.......

Peki düşünme denilen faaliyet  üzerine bir düşünme gerçekleştirebiliyor muyuz?... veya gerçekleştirilmiş midir? 

Düşünceyi bile tarif edemiyoruz aslında......Evet düşünce varlığın ifadesi olarak zikredilmiş ama bunun nasıl gerçekleştiği ve hangi aşamalardan geçtiğini bizden kaç kişi biliyor?.......

İnsanın düşünmesi kavramlar üzerinden gerçekleşir ve kavram hazinesi geniş olanın, düşünce perspektifi de geniş olur.......

Düşünme kendini kavramlarda gösterir.......Peki kavramları ne kadar anlıyoruz veya anlayabiliyor muyuz? 

Cemil Meriç Kültürden irfana adlı kitabının başında "Kültür Batı düşünce sefaletini belgeleyen kelimelerden biridir" der. Böyle bir savı ortaya atmasının temel nedeni kültürün sınırlarının çizilememiş olması ve onu hakkıyla karşılayacak bir kelimenin bulunamayışıdır.

Şayet bu kültür kavramı üzerinde elle tutulur efradını câmi ağyarını mani' bir tanım yapılmış olsaydı bu savı ortaya atmazdı.

Kavramlar üzerinde bir ittifak olunmadığı sürece hep çatışma alevlenecek ve bu alev bazılarını ve hepimizi yakmaya doğru sürüklenecek.......

Şayet "laiklik" gibi bir kavram üzerinde taraflar mefhum birliğine ulaşırlarsa yolun sonuna varmışlar demektir. Çünkü çözüm mefhumda yatmaktadır......

Günlük dilde kullandığımız bir çok kavramın aslında "tarifini yap!" denildiği zaman yapamayız.... Belki de bunun sebebi bu kavramların birer boş gösteren olmasıdır.  
 Örneğin; demokrasi, kültür, kimlik......gibi

İsmail Kara hocamız düşüncenin kırılma noktalarını kavramların mefhum değişikliğine ve bunların ilim dalı içindeki hiyerarşisine bakarak haritasını çıkarabileceğimizi hep ifade eder ve bizzat bunu yapardı.

Bundan dolayı ağzımızda sakızlaştırdığımız ve manasını çok iyi biliyormuşuz havasına girdiğimiz kavramlara dikkat edelim ve bilinçli kullanalım.......

Şayet kendisine bir kavramdan ne kast edildiği sorulduğunda verilen cevap "hangi ilim dalına göre" diye olursa, bu cevap kişinin bilgi düzeyini ortaya koymak için yeterlidir.....
  
Selam ve duayla............


  
          

30 Aralık 2012 Pazar

سلام الله علي من اتّبع الهدى
يقال في مثل العرب : الحب جحيم يطاق و الدنيا بدون الحب لا يطاق
نعم..... كلام و عبارة صحيحة  ولكن ما المقصود منها............  هل فكرت!!!
أنا ما فكرت فيه فيما قرأت  والآن شعرت بما فاتني........هل أنت أيضا تشعر به أم لا؟
للأنّي فلّما قرأت حصّرته علي من أحببت.......ولكن ليس المقصود منه فيما حصّرت
بل الحب في كل ما خُلق........

نعم قال "الحب جحيم يطاق" نعم  قال جحيم حتي نفهم بل نشعر و نحرق فيه ونشعر به في كل خليتنا .....

للأن من لم يشعر لا يستطيع أن يفهمه بمجرد القراءة وايضا قد تشعر به ولكن لا تستطيع أن تعبرها .....
لا تعبر به ولا تكلف عليك بعبارتها ... للأنك لا تستطيع!!! فقط عش!

قال "يطاق" حتي لا تظن ولا تقنط من رحمة الله!!! نعم في هذا الطريق سيقول لك نفسك: الي أين؟ هل ستقول لها الي ربّي اللطيف أم
ستكتمها؟ أو ستقول لها الي أغراض الدنيا؟  هل فكرت أو تفكر الي اين تذهب و ستذهب؟

نعم.... "الدنيا بدون الحب لا يطاق" لا تستطيع أن تعيش الا بحب كل الشئ .. حذار وتخالط في الحب........
لا تضيق صدرك وما فيه من الحب ...احبب(حب) كل ما خلق ولكن قبل كل مخلوق احبب الخالق......

 مع السلام و الدعاء   

  

17 Aralık 2012 Pazartesi

 ŞARKİYATÇILIK

Edward Said'in "Şarkiyatçılık" adlı okuduğumuz ve süheyb abimizle yaptığımız muhabbet sonucunda olgunlaşma yolunda ilerleyen meyvelerin kokusunu sizlerle paylaşmak istedim.

İlk sorumuz şark nedir? ve neden bu kavram ortaya atılmıştır?
Said şarktan bahsederken bunun sadece bir bölge olmadığını aslında mekan, kültür ve din(İslam) söylemleri çerçevesinde oluşturulmuş bir söylemdir.

Dikkat edilirse "söylem" diyorum. Çünkü bu kavram batının hayalleri üzerine kurulmuş/kurgulanmış bir söylemdir. 

Şarkiyatçılık kavramı sadece bir edebi kavram değil, bilakis bir akademik kavram yani bir nesnelliği yani bir iddiası olan bir kavramdır. 

Said bu kavramın aslında bilimsel olmadığını bunun bilgi tarafından bilginin de iktidar yaratmasından sonra ortaya atılmış bir kavramdır.

"Şark" bir boş gösterendir. Çünkü isteyen istediğini ona dayandırabiliyor. Bundan dolayı nerede başladığı ve nerede bittiği belli olmayan bir kavramdır.  

Said bu kavramın sömürgecilikle başladığını ve sömürülerini meşrulaştırma girişimleri sonucu batının kurguladığı ve egemen güç tarafından oluşturulduğunu dile getirdikten sonra Müslüman entellektüellerin batı bakış açısıyla kendilerine bakmaya başladıklarını ifade etmektedir. 

"Şark" Müslümanlar tarafından Şarkiyatlaştırıldı. Nitekim ilk söylendiğinde bir Şark tasviri olarak söylenmedi. Yani şarka gidip oradaki durum yerinde incelendikten sonra ortaya atılmadı. Bilakis kendi zihinlerinde tasarladıkları şarkı ifade ettiler. Ve bazı aklı evveller bunu nass gibi kabul edip dillendirdiler.

Aslında Batı'nın buradaki amacı kendine bir "öteki" bulma amacıdır. Çünkü kişi kendini öteki üzerinden açıklar. Sosyolojide öteki illa düşman olası gerekmiyor. Ama çoğunlukla düşman oluyor. Nitekim Müslümanın ötekisi onun "Nefsi/Hevası"dır.

Peki neydi bu Batı'nın zihindeki Şark profili?

Batı Şark'ı daima bir patolojik, cinselleştirilmiş, mistik, egzotik, olarak algılarken, Kendini bunların mukabili olan normlar, aşina, rasyonelliği ifade ediyor.

Şark; kadının, istisnanın(ohal), keyfiliğin, kaosun, despotizmin yeri olarak açıklanır ve tasvir edilirken, bunun mukabili olan Batı; erkeğin, yasanın, gayr-i keyfiliğin, demokrasinin beşiği olarak temsil ediliyor.

Şark; barbarlığın, bastırılmış duyguların(haremin), fantezinin yeri olarak anlatılırken, Garb; medeniyetin, özgürlüğün ve gerçeklerin yeri olarak anlatıldı.

Bunun devamı olmakla beraber şimdilik burada bırakıyoruz.

selam ve duayla.........           

     

29 Kasım 2012 Perşembe


SÜZGECİNİZİ TEMİZLEDİNİZ Mİ?


İnsanoğlu çok garip bir varlıktır. Bir gün yüzünden gülücükler eksik olmazken diğer gün yok yok bir kaç saat sonra sanki her şeyini kaybetmiş, dünyada yapayalnız ve kimsesizmiş gibi bir psikolojik havaya bürünür. Hatta bazen bu yalnızlık öyle bir seviyeye gelir ki, kendisini yaratan ve onu bir dakika bile yalnız bırakmayan hâlikini bile unutuyor. 


İnsanoğlu bir mıknatıs gibidir. iyi kötü demeden çevresinde bulunan bütün elektriklerden etkilenir. Bunlardan bazıları olumlu iz bırakırken bazıları da telafisi mümkün olmayan yaralara sebep oluyor...


İnsanoğlu öyle hassas bir dengeyle yaratılmış ki, bu dengeye en ufak bir zarar bütün bedeni ve ruhu bozabilir. ve aynı zamanda bu denge o kadar basit ki, bir söz söylemek veya söylememek, ya da bir bakışla altüst olabilmektedir..... 


Aslında insanoğluna bu zayıflığını kapatabilecek ya da en aza indirebilecek bir süzgeç verilmiş veya elde etme yolu gösterilmiş.... 
insanoğlunun ürettiği en ufak bir alete bakıldığı zaman onun bile bir motoru ve süzgeci söz konusuyken muazzam yaratılış özelliklerine sahip insanoğlu bundan hâli olması düşünülebilir mi? 


İnsanın ürettiği bu süzgeç işlendiği zaman pas tutmaz ve bütün iç güzelliğini, parlaklığını dışarıya vurur.......


İşte insanoğluna verilmiş en güzel süzgeç TAKVA süzgecidir. Bu öyle bir süzgeçtir ki, motordaki gibi işte yeri burasıdır diyemezsin çünkü asıl olan bütün bedenine dağılması ve işlenmesidir. 


Bu süzgeç aslında çok hassas bir yapıya sahip. bir gün dahi zikirle yağlanmadığı zaman gıcırtı seslerini duymaya başlarsın. Ya da yağ yerine suyu vermeye kalkışırsan onu yavaşlatır en sonunda durma seviyesine getirirsin.  Bir de buna sirke gibi zararlı bir şeyle doldurursan hem onu bozar hemde makineyi patlatırsın. 


onun için süzgecimize dikkat etmeliyiz. neyi nasıl koyduğumuzun bilincinde olmalıyız. Koyduğumuz yağın miktarını bilmeli ve bizi nereye kadar götürebileceğini tahmin etmeliyiz. Yoksa yolun ortasında perişan olur kalırız......


Ayrıca bu süzgeci bir kere yola koydum yağına dikkat ediyorum bozulmaz demeyin. çünkü sizden ara sıra temizlik bekliyor... yani ara sıra bir tamirciye gitmeniz gerekiyor....Ama öyle her tamirciye de gidilmez gittiğiniz tamirciye dikkat ediniz..... 

Hem bu dünya da hemde öbür dünyada perişan olmamak dileğiyle...  

selam ve duayla kalınız.......

        

      

28 Ekim 2012 Pazar

   Düşünmek ve İnanmak

Düşünmek ile inanmak arasında büyük bir fark vardır. Arapçada الرأي ve العقيدة olarak tanımlanmaktadır. Peki nedir bu büyük fark:

Bir şey hakkında düşünmek düşünülen şeyi bilgi dağarcığına koymak demektir. Oysa bir şeye inanmak; onun kanında dolaştığını, oradan kemiklerine geçtiğini ve aklınla kalbinin bir parçası olduğunu hissetmen demektir.   

Görüş sahibi bir kişi, görüşünü ifade ettiği zaman zihninde doğru olduğunu sansa da vakıada yanlış olabilir. Bugünün gerçekleri onu doğrulayabilir ama yarının gerçekleri tarafından da daima yanlışlanma ihtimali vardır.

Oysa bir şeye inanmak, bütün şüphelerden uzak olduğuna, bugüne ve yarına göre değişmeyi kabul etmediğine ve her zaman hak olduğuna inanmaktır. 

Görüş delilleri bilen ve bu işlerle iştigal eden kişiler için geçerliyken, inanç her kesim için geçerlidir. Zenginle fakiri ayırt etmez. 

Görüş sahibi kişi görüşünün doğru olmadığını görse, onun içinden bir parça gitmiş hissine kapılmaz ve menfaati nerede varsa görüşünü ona göre şekillendirir. 

Oysa inanç;  sahibine en zor durumda bile "Ahad ahad", "güneşi sağ elime ayı sol elime koysanız bile bu davamdan vazgeçmem" dedirtme kuvvetini verendir.

Görüş akılda kopan fırtınalar sonrasında akılda yeşeren bir ağaç iken, inanç ayetler ışığında dikkat çekilen noktaların müşahadesiyle kalpte yeşeren bir ağaçtır.

Görüşler inançları desteklemediği sürece, doğru olsa da, karanlıkları aydınlatsa da ve faydalı olsa da hiçbir değeri yoktur. 

Görüş cansız bir bedendir, inanç ise, bu bedene üfürülen ruhtur. Görüş kapkaranlık bir mağaradır,inanç ise, onu aydınlatan ışınlardır.     
Görüş sahibi kişi; zalime ve kuvvetliye boyun eğer. çünkü zalimin görüşünü de kendi görüşü gibi görür.         

Oysa inanç sahibi kimse; ne zalime ne de kuvvetliye boyun eğer. Doğru olarak inandığı uğruna kellesini verir ama geri dönmez inancından.

Görüş uğruna savaşılmaz ama inanç uğruna kanının son damlasına kadar savaşılmış ve savaşılır. 

Görüş delilleriyle beraber bir donukluğu ifade ettiği gibi hep sorun olup çıkar karşımıza.
Oysa inanç bir iç huzuru sağladığı gibi hayatta zorlayıcı değil, kolaylığı sağlayıcı bir rol oynamaktadır.  

selam ve duayla.........

14 Ekim 2012 Pazar

Pratik Hayatta Başarıya Ulaşmanın On Altın Kuralı

Okuduğumuz bir Arapça metninde bize bir kişinin pratik hayatta başarıya ulaşabilmesinin on altın kuralından bahsediyordu. Metin Ali Ahmet Ali adında bir kişiye ait olup mecelletülarabiyye adlı derginin 14. sayısında yayınlanmıştı. 

Kurallara geçmeden önce Mustafa Genç hocanın kişisel gelişim kitaplarının ego kitapları olduğunu ve insanın sadece kendisini görmesine diğer kişilerin ise birer basit kişiler miş gibi görünmesine neden olduğunu hatırladım. 

1- Kendini anlamaya çalış: İnsanoğlu kendi hakkında bilgilerini arttırma ve geliştirme kabiliyetine sahip bir varlıktır. Bunun yolu da insanın zayıf ve kuvvetli noktalarını tespit etmekten geçer. Böylece zayıfı kuvvetlendirme ve kuvvetlinin de kuvvetini arttırma yoluna gider. Tabi bu noktalar da insanın günlük hayatta karşılaştığı sorun ve çeşitlerine dayanarak tespit edilir.

2- Kendini düzenli düşünmeye alıştır: Düşünme, insanın değişen farklı hayat sahneleri karşısında donandığı en önemli silahtır. İnsan düzenli düşünme sayesinde olayların arka planını görebilir ve yerinde çözümler üretebilir.

3-Pratik hayatı iyimser ve güler yüzle karşıla: Kişi bu sayede hayata güler yüzle bakmayı ve hayatı dertler yığını olarak görmekten kurtulur. Mustafa hocamız şöyle demişti: "Büyük dertler içerisinde küçük şeylere yönelerek mutlu olabilmek gerekir." bizde hayatın ufak ama güzel noktalarına bakıp mutlu olabilmeliyiz.

4-İnsanların mutluluklarını ve hüzünlerini paylaş: İnsanlarla bir olmak insanın tabiatı gereğidir. bu tabiatın bir gereği olarak da onların iyi ve kötü günlerinde yanlarında olmak ve böylece hayatın manasını bulabilmektir.

5-Gururlu ve kibirli olma.: insan birkaç bir şey yapıp başardıktan sonra kendisini her şeyin üstünde görmeye başlar. kendini o kadar mükemmel zanneder ki yapılan bütün uyarı ve nasihatları boş sözlermiş gibi addeder. böyle olmamak dileğiyle.....  

6- Başarısızlıktan dolayı ümitsizliğe kapılma ve başarısızlığı başarıya giden yol bil!!  Hayat dikenlerle çevrili bir yoldur. bunlara basmadan başarıya ulaşamazsın. Ama asıl olan bu başarısızlıkları araştırıp bir daha aynı hataya düşmemeye çalışmaktır.        

7-Pratik hayata atıldığın günü uzun ve yorucu bir eğitim maratonunun başı olarak addet...: Okulda dört duvar arasında verilen ve belli kitaplar üzerinden sunulan hayatla dışardaki hayat tamamen birbirinden farklıdır.  içerdeki hayat nasılki fazla kitap okumakla sağlanıyorsa dışardaki ise, farklı tecrübelerle sağlanır...ikisini birleştirebilmek umuduyla.....

8-sözün az ve öz olsun!! Güzel söz insan üzerinde sihir etkisini bırakan sözdür. insan ne uzatıp bıktırmalı ne de ağzı bıçak açmayan bir kişi olmalı. gerektiği yerde gerektiği kadar konuşabilmeli....

9-Yaptığın yer işin karşılığını direkt bekleme: Bazıların yaptığı gibi karşılığı hazır olmayan işi yapmamayı adet edinme. Yaptığın işim karşılığında hiç kimseden bir teşekkür beklentisine bile girme....Asıl teşekkür teşekkürü beklemeyene yapılır...

10- İnsanların farklı olduğunun farkında ol!! Hiç bir zaman iki insan tümüyle birbirine benzemez. insanların kişisel farklılıklarını göz önüne almadan onlarla iletişim kurmaya çalışan bir çok kişi bu dikkatsizliklerinden dolayı yanlış iletişim kurmakta ve onları kaybedebilmektedir. Bundan dolayı iletişim kurmadan karşındakini tanımalısın.....



30 Eylül 2012 Pazar



"Bilim" Üzerine Birkaç Not

Kaldığım vakıftan sosyal ilimler derslerini almaya başladık. Aldığım dersler ve yaptığım okumalar doğrultusunda günümüzde teknolojiyle tamamen özdeşleştirilen bilim hakkında bir kaç kelam etmek istedim.

Bilimin tarifine geçmeden önce, onun felsefik arka planını oluşturan “özcü” anlayışın ne olduğunu incelememiz gerekmektedir.

 Özcülük; her şeyde meydana gelen bütün değişimlere rağmen değişimin meydana geldiği “şey”de bir özün olduğu, bütün değişimlere rağmen değişmediği, sabit kaldığını ifade eden ve bunun da “öz” olduğunu savunan akımdır.

 Bu akım “modern bilim” diye adlandırılan fenomenin aslında Yeniçağ felsefesinin bir devamı olduğunu savunur. 
Bu anlayış doğrultusunda bilimin şöyle bir tarifi yapılabilir: Belli olaylardan yola çıkıp, gözlem ve deney gibi bilimsel yöntemlerini kullanarak denetlenebilir genel kaidelere ulaşmaya çalışan bilgi faaliyetidir.
 Bu anlayışa göre bilim; rasyonel düşüncenin bir ürünü ve bu ürünün araştırılıp açıklanmasıdır. Ayrıca bilimle uğraşacak kişi, bütün değer yargılarından soyutlanması, kendi heva ve hevesini ve meşrebini dışarda bırakması gerekir. 

Bilimsel bilgi empirik yoldan yani deneyle elde edilir ve deneyle sınanır. Böyle olmayan bilgi ise, doğruluğu ve yanlışlığı kanıtlanamayan bilgi olarak ortada kalır. 

Ayrıca bilimsel bilgi, yöntemseldir. Bilimsel olmayan bir iddia her ne kadar bilimsel bilgiyle uyuşsa da yöntemi olmadığından dolayı bilimsel değildir.

 Birde bilimsel bilgi genel geçer ve evrenseldir. Böyle olmayan bir iddia evrenselleşemeyen bir iddiadan öteye geçemez. 

Bu anlayışı en önemli tenkitçisi ise, kavramların insan düşüncesinin bir ürünü olduğu ve gerçeklik payı olmadığını savunun “Nominalist” anlayıştır. 

Tenkitler iki ayrı noktaya yöneliktir: birincisi; bilimi bilim olmayandan ayıran, onun köküne yani bilimin yapısına ve yöntemine yöneliktir. İkincisi ise; bilimi epistemolojik dayanaklarından ziyade onun tarih içindeki dayanakları yönünden incelenmesi gerektiğini savunan kısımdır. Yani bilim adamının değerlerinden soyutlanamayacağını savunun kesimdir.

 Bilim üç önemli merhaleden geçmiştir. Birincisi; 16-17.yy daki küçük laboratuvarında kendi çapında gelişen bilim, ikincisi; 18.yy kurumsallaşan bilim faaliyetleri ve içinciisü ise; ticaretin tekeline giren bilim. 

Pozitivizme gelince 19.yy’da ortaya çıkan ve doğru bilgiye ulaşılabilmek için olayların incelenmesini ve bununda deneysel bilimlerle oluşabileceğini savunan felsefi bir akımdır. 

Bu kavram tarihi serüven içinde “öne koymak, vaz’ etmek, doğalın karşıtı, olumluluğu, doğallığı, gerçekliği, belirliliği” gibi anlamlarda kullanılmıştır.

 Hegel 19.yy da bu kavrama bir durumun, vakıasını ifade etmek için kullanmıştır. 20.yy da ise A.Comte buna günümüzde kullanılan anlamı vermiştir o da: “Doğal, olgusal ve gerçek” anlamlarındadır. 

  Pozitivizm, temellerini modern ilime dayandıran bir felsefe akımıdır. Temellerini Saint-simon atmasına rağmen gerçek temsilcisi A. Comte olmuştur.

 Comte göre pozitivizmin ana hatları şunlardı: bilimin konusu olgulardır diyerek metafiziği tamamen devre dışı bırakmıştır. Metafizik erişilmez olduğundan bilimin konusu olamaz. Pozitivizmin konusu epistemolojidir. bir bilgide asıl olan onun metafizik ve ontolojik doğruluğu değil, onun deneyimsel doğruluğudur.

  Ayrıca “pozitif topluma” ve “uluslararası pozitivizme” ulaşmak için bilime bir yol gösterici bir kılavuz hazırlanmalıdır. 

Pozitivizme yapılan eleştiriler Türkiye'de olduğu gibi sadece dindar kesimden değil, Yeni Kantçı, Yeni Hegelci ve Marksist okullardan gelmiştir.  Biz pozitivizmle Tanzimat döneminde karşılaştık ama onun karşısına koyabileceğimiz bir felsefe anlayışımız yoktu.

 Osmanlı pozitivizmi o anki devleti kurtarma politikalarından dolayı siyaset merkezli anlamıştır. Pozitivizm bilimsel dayanakları bakımından ilimle ortaktır. Pozitivizm bir nevi bilimin felsefik arka planıdır. Aralarındaki bağ çok kuvvetli ve birbirlerinden güç alan iki akım konumundalar.                        

20 Eylül 2012 Perşembe

علامة الإعتماد علي العمل       نقصان الرجاء عند وجود الزلل

İbn Ataullah el-İskenderiyi bilmeyenimiz yoktur. Hikmetü'l-Ataiyye adlı meşhur kitabın sahibidir. Kendisi fıkıhta maliki tasavvufta ise şazili tarikatındandır. H.709 m.1309'da Mısır'da  vefat etmiştir. Allah mekanını cennete eylesin. Hikemü'l ataiyye adlı kitap ise 264 hikmetli sözü içermektedir. Kitap sadece bir tarikata değil bütün tasavvuf tarikatlarına hitap ettiğinden dolayı herkesin onun üzerinde   bir şerhi vardır. Bizlerde bu işin ehli olan Nurettin Itr hocanın öğrenci si Mahmut Mısrı hocayla beraber İsar'da okumaya başladık. Şimdi ilk hikmeden bize hasıl olanı sizinle paylaşmak istedim:

Bu sözün manası ise; "Emr-i ilahiye muhalefet edildiğinde Allah'a olan ümidin recanın eksilmesi, kişinin ameline güvenip dayanmasındandır. 

sözün ilk kısmına bakıldığında kişinin amelini çok büyük görüp ona dayanması hatasına işaret edilmiştir. Bu hatayı şu üç noktayla belirtelim: 
1) İnsanoğlu hatasız olamayacağı hem aklen hemde şer'en sabittir. Hatasız olmayan bir varlığın  ameli de bunun doğal bir sonucu olarak nakıs olur. Bu noksanlık amelin yerine getirilmesi esnasında insana musallat olan ve onu amelinden gafil bırakan fikir, düşünce, hareke... gibi etkenlerde kendini göstermektedir. Kemal olmayandan kemal sadır olmaz.

2) İnsanoğlu ne kadar çok çalışsa da Allah'ın kendisine verdiği nimetleri karşılayamaz. Nitekim bunu sahih bir hadisi şerifte görmekteyiz. Hadiste bir adada 500 bin yıl Allah'a ibadet eden ve öldüğünde Allah'ın meleklere Rahmetimle onu cennete koyun" demesi üzere, "Hayır amelimle" diye karşılık veren, daha sonra Allah'ın emriyle amelleri tartılan ve sadece bir gözün karşılığını verebilen kişinin olayını hepiniz bilirsiniz. Görüldüğü üzere insan ne kadar çalışsa da Allah'ın kendisine bahşettiği hem bedeni hemde dünyevi nimetlerini karşılayamaz.

3) üçüncüsüne gelince, insanın Allah'a ibadet edebilmesi için bedeni bir kuvvete ihtiyacı vardır ve bu kuvveti insanda yaratan ise, Allah'tır. O halde kimin verdiği gücü kime karşı kullanıyoruz.

insanoğlu yaşadığı alem sebepler alemidir. Ancak sebep ehli nazarın ininde müessir değildir. yani sebep asıl görevi gören değildir. şayet insan ameline dayansa ve bunun müessir olduğu kanısı kendisinde hasıl olsa, kendisi Allah'a şirk koşmuş demektir. Çünkü asıl mesele rahmet-i İlahi iken onun yerine ameli kaim etmiş ve bir nevi Allah'a şirk koşmuştur.   
Bizler de bu esbab aleminde olduğumuza göre ameli tamamen terk etme gibi bir şansımız yoktur. Amel bizim için esas gaye değil sadece esas gaye olan rızay-ı ilahiye ulaşmak için bir vasıtadır. nitekim şöyle bir kaidemiz vardır: من نفي الأسباب فقد عطّل الحكمة

Hepimizin ismini çok duyduğumuz Rabia Adeviye ise ne güzel söylemiştir: "Ya rabb! sana ibadetim senin bunu haketmendendir, cennet sevgisi veya cehennem korkusundan değil."

ikinci kısımda ise, amele dayanan, ona güvenen kişinin bir işaretini, bir delaletini söylemektedir; o da hata işlediği zaman, günah işlediği zaman Allah'a olan güveninin, ümidinin azalmasıdır. Şayet ameline dayanmasa, ne kadar günah işlese de tevbe eder ve rabbinin şu sözünü aklından çıkarmaz: إنّ الله يحب التوابين Bu ayette "tavvabin" mübalağa siğası olarak gelmiştir. Bu da her hata işlediğinde "benim günahları bağışlayan bir rabbim var" deyip tevbe eden kişilere işarettir.
 Burada ve bir çok ayet ve hadiste görüldüğü üzere amel tek başına yetmez. Bunun yanında Allah'ın rahmetini de unutmamak gerekir. Nitekim Hz. Ömer bir Müslümanın konumunu ne güzel ifade buyurmuş: "Şayet kıyamet günü bir tek kişinin cennete gireceği söylense benim diye ümitlenirim, şayet tek kişi cehenneme girecek diye söylense, kendimden korkarım......"
Prensibimiz: بين الترهيب و الترغيب                                    

11 Eylül 2012 Salı

SURİYE İNLİYOR

Tunus'ta bir üniversite gencinin iktisadi problemlerden dolayı kendini yakmasıyla başladı "Arap Baharı." Arap baharı denildi ama Müslümanların vurdumduymazlığından dolayı "Son Bahar" hatta çetin bir kışa doğru yol almakta bu süreç.

Mısır gibi değişime müsait yerlerde çok güzel semereler vermiş olabilir. Ama Suriye ve Libya için bunu çok rahat söyleyemiyoruz. Kendisiyle çok samimi olduğumuz ve Libya'dan daha yeni gelen bir hocamızla Libya'nın şuandaki durumunu baya konuştuk. Bana söylediği en çarpıcı cümlelerden biri şu oldu: "Evet eskiden bir zalim vardı ve zülümün nereden geldiği belliydi. Ama şimdi bir değil binlerce zalim var. zalimin zülmünü zalime şikayet eder olduk." 

Şayet durum Mısır'da olduğu gibi değişimden sonra yerine konulabilecek bir alternatif varsa buyur... ama yoksa ilk önce onu oluştur daha sonra meydanlar senin.........

Ya Suriye'ye ne demeli.....her gün binlerce kişinin öldüğü....binlerce ailenin yok olduğu.....binlerce çocuğun öldürüldüğü Suriye!!

Suriye tarihi iyice bilinmeden Esat ve zalim babasının yaptığı zülümler bilinmeden Suriye hakkında doğru bir yargıya varmak oldukça zordur. Burada birçok Suriyeli ile görüştüm.... bu konuları çok konuştuk... Hepside önemle üzerine durdukları noktalardan biridir bu diktatürlerin yaptığı zülüm ve müslümanların kendilerinden bî haber yaşayışları ve kendi sorunlarına eğilmemeleri......

Suriyeli kardeşlerimiz Türkiyeye geldikleri ilk zamanlar suriye hakkında yanlış anlaşılmaları engellemek ve oradaki zülmü doğru bir şekilde aktarmayı gaye edinmişlerdi....Ama şimdi işler değişti, o merhale aşıldı......peki ya şimdi ne yapmaya çalışıyorlar.......?

Kendileriyle görüştüğümüzde kendilerinin en üst makamlara kadar çıktıklarını seslerini duyurmaya çalıştıklarını ama ne yazık ki istenen karşılığı bulamadıklarını ifade ediyorlar......

Mehmet Görmez Beyefendiden sadece cuma günü hutbe bitiminde Suriye için iki dk bir dua istemişler...olmaz demiş......

Davutoğlu'dan  Suriye'den buraya gelen herkesin en azından su sorun bitimine kadar ikamet verilmesini istemişler ......olmamış........

Bir çok yazarla görüşmüşler......seslerini medya aracılığıyla duyurmaya çalışmışlar  Ama ne yazık ki, olmamış...........

Birçok vakıfla görüşmüşler yardım istemişler çok cüz'i bir yardım toplamışlar.....

Suriye'deki kardeşlerimizin şimdi A'den Z'e herşeye ihtiyaçları var... ama ilk ve en önemli şey Silaha ihtiyaçları var.....ABD izin vermediği için Libya'dan gelen iki uçak dolusu silahın Türkiye yoluyla ulaşılması hükümetçe engellenmiş......saymakla bitiremediğimiz daha bir sürü şey.......

Ha birde Arakan için gösterilen hassasiyetin neden kendileri için de hatta kendi durumlarının Arakan'dan daha beter olduğunu söylüyolar ve bundan hayıflanıyorlar...          

Onlar bizden Suriye için Müslümanların uyanmasını, bu konulara da zaman ayırmalarını istiyorlar.......onlar bizden silah bekliyorlar hem manevi hemde maddi silah......belki bizim konumumuzdaki kişiler maddi silah gönderemez ama manevi silahımız her daim var onu kullanalım ey müslümanlar.....!! 

Suriye'yi unutmamak ve her oturduğumuz mecliste hatırlatmak dileğiyle.......!!