20 Eylül 2012 Perşembe

علامة الإعتماد علي العمل       نقصان الرجاء عند وجود الزلل

İbn Ataullah el-İskenderiyi bilmeyenimiz yoktur. Hikmetü'l-Ataiyye adlı meşhur kitabın sahibidir. Kendisi fıkıhta maliki tasavvufta ise şazili tarikatındandır. H.709 m.1309'da Mısır'da  vefat etmiştir. Allah mekanını cennete eylesin. Hikemü'l ataiyye adlı kitap ise 264 hikmetli sözü içermektedir. Kitap sadece bir tarikata değil bütün tasavvuf tarikatlarına hitap ettiğinden dolayı herkesin onun üzerinde   bir şerhi vardır. Bizlerde bu işin ehli olan Nurettin Itr hocanın öğrenci si Mahmut Mısrı hocayla beraber İsar'da okumaya başladık. Şimdi ilk hikmeden bize hasıl olanı sizinle paylaşmak istedim:

Bu sözün manası ise; "Emr-i ilahiye muhalefet edildiğinde Allah'a olan ümidin recanın eksilmesi, kişinin ameline güvenip dayanmasındandır. 

sözün ilk kısmına bakıldığında kişinin amelini çok büyük görüp ona dayanması hatasına işaret edilmiştir. Bu hatayı şu üç noktayla belirtelim: 
1) İnsanoğlu hatasız olamayacağı hem aklen hemde şer'en sabittir. Hatasız olmayan bir varlığın  ameli de bunun doğal bir sonucu olarak nakıs olur. Bu noksanlık amelin yerine getirilmesi esnasında insana musallat olan ve onu amelinden gafil bırakan fikir, düşünce, hareke... gibi etkenlerde kendini göstermektedir. Kemal olmayandan kemal sadır olmaz.

2) İnsanoğlu ne kadar çok çalışsa da Allah'ın kendisine verdiği nimetleri karşılayamaz. Nitekim bunu sahih bir hadisi şerifte görmekteyiz. Hadiste bir adada 500 bin yıl Allah'a ibadet eden ve öldüğünde Allah'ın meleklere Rahmetimle onu cennete koyun" demesi üzere, "Hayır amelimle" diye karşılık veren, daha sonra Allah'ın emriyle amelleri tartılan ve sadece bir gözün karşılığını verebilen kişinin olayını hepiniz bilirsiniz. Görüldüğü üzere insan ne kadar çalışsa da Allah'ın kendisine bahşettiği hem bedeni hemde dünyevi nimetlerini karşılayamaz.

3) üçüncüsüne gelince, insanın Allah'a ibadet edebilmesi için bedeni bir kuvvete ihtiyacı vardır ve bu kuvveti insanda yaratan ise, Allah'tır. O halde kimin verdiği gücü kime karşı kullanıyoruz.

insanoğlu yaşadığı alem sebepler alemidir. Ancak sebep ehli nazarın ininde müessir değildir. yani sebep asıl görevi gören değildir. şayet insan ameline dayansa ve bunun müessir olduğu kanısı kendisinde hasıl olsa, kendisi Allah'a şirk koşmuş demektir. Çünkü asıl mesele rahmet-i İlahi iken onun yerine ameli kaim etmiş ve bir nevi Allah'a şirk koşmuştur.   
Bizler de bu esbab aleminde olduğumuza göre ameli tamamen terk etme gibi bir şansımız yoktur. Amel bizim için esas gaye değil sadece esas gaye olan rızay-ı ilahiye ulaşmak için bir vasıtadır. nitekim şöyle bir kaidemiz vardır: من نفي الأسباب فقد عطّل الحكمة

Hepimizin ismini çok duyduğumuz Rabia Adeviye ise ne güzel söylemiştir: "Ya rabb! sana ibadetim senin bunu haketmendendir, cennet sevgisi veya cehennem korkusundan değil."

ikinci kısımda ise, amele dayanan, ona güvenen kişinin bir işaretini, bir delaletini söylemektedir; o da hata işlediği zaman, günah işlediği zaman Allah'a olan güveninin, ümidinin azalmasıdır. Şayet ameline dayanmasa, ne kadar günah işlese de tevbe eder ve rabbinin şu sözünü aklından çıkarmaz: إنّ الله يحب التوابين Bu ayette "tavvabin" mübalağa siğası olarak gelmiştir. Bu da her hata işlediğinde "benim günahları bağışlayan bir rabbim var" deyip tevbe eden kişilere işarettir.
 Burada ve bir çok ayet ve hadiste görüldüğü üzere amel tek başına yetmez. Bunun yanında Allah'ın rahmetini de unutmamak gerekir. Nitekim Hz. Ömer bir Müslümanın konumunu ne güzel ifade buyurmuş: "Şayet kıyamet günü bir tek kişinin cennete gireceği söylense benim diye ümitlenirim, şayet tek kişi cehenneme girecek diye söylense, kendimden korkarım......"
Prensibimiz: بين الترهيب و الترغيب                                    

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder