30 Aralık 2012 Pazar

سلام الله علي من اتّبع الهدى
يقال في مثل العرب : الحب جحيم يطاق و الدنيا بدون الحب لا يطاق
نعم..... كلام و عبارة صحيحة  ولكن ما المقصود منها............  هل فكرت!!!
أنا ما فكرت فيه فيما قرأت  والآن شعرت بما فاتني........هل أنت أيضا تشعر به أم لا؟
للأنّي فلّما قرأت حصّرته علي من أحببت.......ولكن ليس المقصود منه فيما حصّرت
بل الحب في كل ما خُلق........

نعم قال "الحب جحيم يطاق" نعم  قال جحيم حتي نفهم بل نشعر و نحرق فيه ونشعر به في كل خليتنا .....

للأن من لم يشعر لا يستطيع أن يفهمه بمجرد القراءة وايضا قد تشعر به ولكن لا تستطيع أن تعبرها .....
لا تعبر به ولا تكلف عليك بعبارتها ... للأنك لا تستطيع!!! فقط عش!

قال "يطاق" حتي لا تظن ولا تقنط من رحمة الله!!! نعم في هذا الطريق سيقول لك نفسك: الي أين؟ هل ستقول لها الي ربّي اللطيف أم
ستكتمها؟ أو ستقول لها الي أغراض الدنيا؟  هل فكرت أو تفكر الي اين تذهب و ستذهب؟

نعم.... "الدنيا بدون الحب لا يطاق" لا تستطيع أن تعيش الا بحب كل الشئ .. حذار وتخالط في الحب........
لا تضيق صدرك وما فيه من الحب ...احبب(حب) كل ما خلق ولكن قبل كل مخلوق احبب الخالق......

 مع السلام و الدعاء   

  

17 Aralık 2012 Pazartesi

 ŞARKİYATÇILIK

Edward Said'in "Şarkiyatçılık" adlı okuduğumuz ve süheyb abimizle yaptığımız muhabbet sonucunda olgunlaşma yolunda ilerleyen meyvelerin kokusunu sizlerle paylaşmak istedim.

İlk sorumuz şark nedir? ve neden bu kavram ortaya atılmıştır?
Said şarktan bahsederken bunun sadece bir bölge olmadığını aslında mekan, kültür ve din(İslam) söylemleri çerçevesinde oluşturulmuş bir söylemdir.

Dikkat edilirse "söylem" diyorum. Çünkü bu kavram batının hayalleri üzerine kurulmuş/kurgulanmış bir söylemdir. 

Şarkiyatçılık kavramı sadece bir edebi kavram değil, bilakis bir akademik kavram yani bir nesnelliği yani bir iddiası olan bir kavramdır. 

Said bu kavramın aslında bilimsel olmadığını bunun bilgi tarafından bilginin de iktidar yaratmasından sonra ortaya atılmış bir kavramdır.

"Şark" bir boş gösterendir. Çünkü isteyen istediğini ona dayandırabiliyor. Bundan dolayı nerede başladığı ve nerede bittiği belli olmayan bir kavramdır.  

Said bu kavramın sömürgecilikle başladığını ve sömürülerini meşrulaştırma girişimleri sonucu batının kurguladığı ve egemen güç tarafından oluşturulduğunu dile getirdikten sonra Müslüman entellektüellerin batı bakış açısıyla kendilerine bakmaya başladıklarını ifade etmektedir. 

"Şark" Müslümanlar tarafından Şarkiyatlaştırıldı. Nitekim ilk söylendiğinde bir Şark tasviri olarak söylenmedi. Yani şarka gidip oradaki durum yerinde incelendikten sonra ortaya atılmadı. Bilakis kendi zihinlerinde tasarladıkları şarkı ifade ettiler. Ve bazı aklı evveller bunu nass gibi kabul edip dillendirdiler.

Aslında Batı'nın buradaki amacı kendine bir "öteki" bulma amacıdır. Çünkü kişi kendini öteki üzerinden açıklar. Sosyolojide öteki illa düşman olası gerekmiyor. Ama çoğunlukla düşman oluyor. Nitekim Müslümanın ötekisi onun "Nefsi/Hevası"dır.

Peki neydi bu Batı'nın zihindeki Şark profili?

Batı Şark'ı daima bir patolojik, cinselleştirilmiş, mistik, egzotik, olarak algılarken, Kendini bunların mukabili olan normlar, aşina, rasyonelliği ifade ediyor.

Şark; kadının, istisnanın(ohal), keyfiliğin, kaosun, despotizmin yeri olarak açıklanır ve tasvir edilirken, bunun mukabili olan Batı; erkeğin, yasanın, gayr-i keyfiliğin, demokrasinin beşiği olarak temsil ediliyor.

Şark; barbarlığın, bastırılmış duyguların(haremin), fantezinin yeri olarak anlatılırken, Garb; medeniyetin, özgürlüğün ve gerçeklerin yeri olarak anlatıldı.

Bunun devamı olmakla beraber şimdilik burada bırakıyoruz.

selam ve duayla.........           

     

29 Kasım 2012 Perşembe


SÜZGECİNİZİ TEMİZLEDİNİZ Mİ?


İnsanoğlu çok garip bir varlıktır. Bir gün yüzünden gülücükler eksik olmazken diğer gün yok yok bir kaç saat sonra sanki her şeyini kaybetmiş, dünyada yapayalnız ve kimsesizmiş gibi bir psikolojik havaya bürünür. Hatta bazen bu yalnızlık öyle bir seviyeye gelir ki, kendisini yaratan ve onu bir dakika bile yalnız bırakmayan hâlikini bile unutuyor. 


İnsanoğlu bir mıknatıs gibidir. iyi kötü demeden çevresinde bulunan bütün elektriklerden etkilenir. Bunlardan bazıları olumlu iz bırakırken bazıları da telafisi mümkün olmayan yaralara sebep oluyor...


İnsanoğlu öyle hassas bir dengeyle yaratılmış ki, bu dengeye en ufak bir zarar bütün bedeni ve ruhu bozabilir. ve aynı zamanda bu denge o kadar basit ki, bir söz söylemek veya söylememek, ya da bir bakışla altüst olabilmektedir..... 


Aslında insanoğluna bu zayıflığını kapatabilecek ya da en aza indirebilecek bir süzgeç verilmiş veya elde etme yolu gösterilmiş.... 
insanoğlunun ürettiği en ufak bir alete bakıldığı zaman onun bile bir motoru ve süzgeci söz konusuyken muazzam yaratılış özelliklerine sahip insanoğlu bundan hâli olması düşünülebilir mi? 


İnsanın ürettiği bu süzgeç işlendiği zaman pas tutmaz ve bütün iç güzelliğini, parlaklığını dışarıya vurur.......


İşte insanoğluna verilmiş en güzel süzgeç TAKVA süzgecidir. Bu öyle bir süzgeçtir ki, motordaki gibi işte yeri burasıdır diyemezsin çünkü asıl olan bütün bedenine dağılması ve işlenmesidir. 


Bu süzgeç aslında çok hassas bir yapıya sahip. bir gün dahi zikirle yağlanmadığı zaman gıcırtı seslerini duymaya başlarsın. Ya da yağ yerine suyu vermeye kalkışırsan onu yavaşlatır en sonunda durma seviyesine getirirsin.  Bir de buna sirke gibi zararlı bir şeyle doldurursan hem onu bozar hemde makineyi patlatırsın. 


onun için süzgecimize dikkat etmeliyiz. neyi nasıl koyduğumuzun bilincinde olmalıyız. Koyduğumuz yağın miktarını bilmeli ve bizi nereye kadar götürebileceğini tahmin etmeliyiz. Yoksa yolun ortasında perişan olur kalırız......


Ayrıca bu süzgeci bir kere yola koydum yağına dikkat ediyorum bozulmaz demeyin. çünkü sizden ara sıra temizlik bekliyor... yani ara sıra bir tamirciye gitmeniz gerekiyor....Ama öyle her tamirciye de gidilmez gittiğiniz tamirciye dikkat ediniz..... 

Hem bu dünya da hemde öbür dünyada perişan olmamak dileğiyle...  

selam ve duayla kalınız.......

        

      

28 Ekim 2012 Pazar

   Düşünmek ve İnanmak

Düşünmek ile inanmak arasında büyük bir fark vardır. Arapçada الرأي ve العقيدة olarak tanımlanmaktadır. Peki nedir bu büyük fark:

Bir şey hakkında düşünmek düşünülen şeyi bilgi dağarcığına koymak demektir. Oysa bir şeye inanmak; onun kanında dolaştığını, oradan kemiklerine geçtiğini ve aklınla kalbinin bir parçası olduğunu hissetmen demektir.   

Görüş sahibi bir kişi, görüşünü ifade ettiği zaman zihninde doğru olduğunu sansa da vakıada yanlış olabilir. Bugünün gerçekleri onu doğrulayabilir ama yarının gerçekleri tarafından da daima yanlışlanma ihtimali vardır.

Oysa bir şeye inanmak, bütün şüphelerden uzak olduğuna, bugüne ve yarına göre değişmeyi kabul etmediğine ve her zaman hak olduğuna inanmaktır. 

Görüş delilleri bilen ve bu işlerle iştigal eden kişiler için geçerliyken, inanç her kesim için geçerlidir. Zenginle fakiri ayırt etmez. 

Görüş sahibi kişi görüşünün doğru olmadığını görse, onun içinden bir parça gitmiş hissine kapılmaz ve menfaati nerede varsa görüşünü ona göre şekillendirir. 

Oysa inanç;  sahibine en zor durumda bile "Ahad ahad", "güneşi sağ elime ayı sol elime koysanız bile bu davamdan vazgeçmem" dedirtme kuvvetini verendir.

Görüş akılda kopan fırtınalar sonrasında akılda yeşeren bir ağaç iken, inanç ayetler ışığında dikkat çekilen noktaların müşahadesiyle kalpte yeşeren bir ağaçtır.

Görüşler inançları desteklemediği sürece, doğru olsa da, karanlıkları aydınlatsa da ve faydalı olsa da hiçbir değeri yoktur. 

Görüş cansız bir bedendir, inanç ise, bu bedene üfürülen ruhtur. Görüş kapkaranlık bir mağaradır,inanç ise, onu aydınlatan ışınlardır.     
Görüş sahibi kişi; zalime ve kuvvetliye boyun eğer. çünkü zalimin görüşünü de kendi görüşü gibi görür.         

Oysa inanç sahibi kimse; ne zalime ne de kuvvetliye boyun eğer. Doğru olarak inandığı uğruna kellesini verir ama geri dönmez inancından.

Görüş uğruna savaşılmaz ama inanç uğruna kanının son damlasına kadar savaşılmış ve savaşılır. 

Görüş delilleriyle beraber bir donukluğu ifade ettiği gibi hep sorun olup çıkar karşımıza.
Oysa inanç bir iç huzuru sağladığı gibi hayatta zorlayıcı değil, kolaylığı sağlayıcı bir rol oynamaktadır.  

selam ve duayla.........

14 Ekim 2012 Pazar

Pratik Hayatta Başarıya Ulaşmanın On Altın Kuralı

Okuduğumuz bir Arapça metninde bize bir kişinin pratik hayatta başarıya ulaşabilmesinin on altın kuralından bahsediyordu. Metin Ali Ahmet Ali adında bir kişiye ait olup mecelletülarabiyye adlı derginin 14. sayısında yayınlanmıştı. 

Kurallara geçmeden önce Mustafa Genç hocanın kişisel gelişim kitaplarının ego kitapları olduğunu ve insanın sadece kendisini görmesine diğer kişilerin ise birer basit kişiler miş gibi görünmesine neden olduğunu hatırladım. 

1- Kendini anlamaya çalış: İnsanoğlu kendi hakkında bilgilerini arttırma ve geliştirme kabiliyetine sahip bir varlıktır. Bunun yolu da insanın zayıf ve kuvvetli noktalarını tespit etmekten geçer. Böylece zayıfı kuvvetlendirme ve kuvvetlinin de kuvvetini arttırma yoluna gider. Tabi bu noktalar da insanın günlük hayatta karşılaştığı sorun ve çeşitlerine dayanarak tespit edilir.

2- Kendini düzenli düşünmeye alıştır: Düşünme, insanın değişen farklı hayat sahneleri karşısında donandığı en önemli silahtır. İnsan düzenli düşünme sayesinde olayların arka planını görebilir ve yerinde çözümler üretebilir.

3-Pratik hayatı iyimser ve güler yüzle karşıla: Kişi bu sayede hayata güler yüzle bakmayı ve hayatı dertler yığını olarak görmekten kurtulur. Mustafa hocamız şöyle demişti: "Büyük dertler içerisinde küçük şeylere yönelerek mutlu olabilmek gerekir." bizde hayatın ufak ama güzel noktalarına bakıp mutlu olabilmeliyiz.

4-İnsanların mutluluklarını ve hüzünlerini paylaş: İnsanlarla bir olmak insanın tabiatı gereğidir. bu tabiatın bir gereği olarak da onların iyi ve kötü günlerinde yanlarında olmak ve böylece hayatın manasını bulabilmektir.

5-Gururlu ve kibirli olma.: insan birkaç bir şey yapıp başardıktan sonra kendisini her şeyin üstünde görmeye başlar. kendini o kadar mükemmel zanneder ki yapılan bütün uyarı ve nasihatları boş sözlermiş gibi addeder. böyle olmamak dileğiyle.....  

6- Başarısızlıktan dolayı ümitsizliğe kapılma ve başarısızlığı başarıya giden yol bil!!  Hayat dikenlerle çevrili bir yoldur. bunlara basmadan başarıya ulaşamazsın. Ama asıl olan bu başarısızlıkları araştırıp bir daha aynı hataya düşmemeye çalışmaktır.        

7-Pratik hayata atıldığın günü uzun ve yorucu bir eğitim maratonunun başı olarak addet...: Okulda dört duvar arasında verilen ve belli kitaplar üzerinden sunulan hayatla dışardaki hayat tamamen birbirinden farklıdır.  içerdeki hayat nasılki fazla kitap okumakla sağlanıyorsa dışardaki ise, farklı tecrübelerle sağlanır...ikisini birleştirebilmek umuduyla.....

8-sözün az ve öz olsun!! Güzel söz insan üzerinde sihir etkisini bırakan sözdür. insan ne uzatıp bıktırmalı ne de ağzı bıçak açmayan bir kişi olmalı. gerektiği yerde gerektiği kadar konuşabilmeli....

9-Yaptığın yer işin karşılığını direkt bekleme: Bazıların yaptığı gibi karşılığı hazır olmayan işi yapmamayı adet edinme. Yaptığın işim karşılığında hiç kimseden bir teşekkür beklentisine bile girme....Asıl teşekkür teşekkürü beklemeyene yapılır...

10- İnsanların farklı olduğunun farkında ol!! Hiç bir zaman iki insan tümüyle birbirine benzemez. insanların kişisel farklılıklarını göz önüne almadan onlarla iletişim kurmaya çalışan bir çok kişi bu dikkatsizliklerinden dolayı yanlış iletişim kurmakta ve onları kaybedebilmektedir. Bundan dolayı iletişim kurmadan karşındakini tanımalısın.....



30 Eylül 2012 Pazar



"Bilim" Üzerine Birkaç Not

Kaldığım vakıftan sosyal ilimler derslerini almaya başladık. Aldığım dersler ve yaptığım okumalar doğrultusunda günümüzde teknolojiyle tamamen özdeşleştirilen bilim hakkında bir kaç kelam etmek istedim.

Bilimin tarifine geçmeden önce, onun felsefik arka planını oluşturan “özcü” anlayışın ne olduğunu incelememiz gerekmektedir.

 Özcülük; her şeyde meydana gelen bütün değişimlere rağmen değişimin meydana geldiği “şey”de bir özün olduğu, bütün değişimlere rağmen değişmediği, sabit kaldığını ifade eden ve bunun da “öz” olduğunu savunan akımdır.

 Bu akım “modern bilim” diye adlandırılan fenomenin aslında Yeniçağ felsefesinin bir devamı olduğunu savunur. 
Bu anlayış doğrultusunda bilimin şöyle bir tarifi yapılabilir: Belli olaylardan yola çıkıp, gözlem ve deney gibi bilimsel yöntemlerini kullanarak denetlenebilir genel kaidelere ulaşmaya çalışan bilgi faaliyetidir.
 Bu anlayışa göre bilim; rasyonel düşüncenin bir ürünü ve bu ürünün araştırılıp açıklanmasıdır. Ayrıca bilimle uğraşacak kişi, bütün değer yargılarından soyutlanması, kendi heva ve hevesini ve meşrebini dışarda bırakması gerekir. 

Bilimsel bilgi empirik yoldan yani deneyle elde edilir ve deneyle sınanır. Böyle olmayan bilgi ise, doğruluğu ve yanlışlığı kanıtlanamayan bilgi olarak ortada kalır. 

Ayrıca bilimsel bilgi, yöntemseldir. Bilimsel olmayan bir iddia her ne kadar bilimsel bilgiyle uyuşsa da yöntemi olmadığından dolayı bilimsel değildir.

 Birde bilimsel bilgi genel geçer ve evrenseldir. Böyle olmayan bir iddia evrenselleşemeyen bir iddiadan öteye geçemez. 

Bu anlayışı en önemli tenkitçisi ise, kavramların insan düşüncesinin bir ürünü olduğu ve gerçeklik payı olmadığını savunun “Nominalist” anlayıştır. 

Tenkitler iki ayrı noktaya yöneliktir: birincisi; bilimi bilim olmayandan ayıran, onun köküne yani bilimin yapısına ve yöntemine yöneliktir. İkincisi ise; bilimi epistemolojik dayanaklarından ziyade onun tarih içindeki dayanakları yönünden incelenmesi gerektiğini savunan kısımdır. Yani bilim adamının değerlerinden soyutlanamayacağını savunun kesimdir.

 Bilim üç önemli merhaleden geçmiştir. Birincisi; 16-17.yy daki küçük laboratuvarında kendi çapında gelişen bilim, ikincisi; 18.yy kurumsallaşan bilim faaliyetleri ve içinciisü ise; ticaretin tekeline giren bilim. 

Pozitivizme gelince 19.yy’da ortaya çıkan ve doğru bilgiye ulaşılabilmek için olayların incelenmesini ve bununda deneysel bilimlerle oluşabileceğini savunan felsefi bir akımdır. 

Bu kavram tarihi serüven içinde “öne koymak, vaz’ etmek, doğalın karşıtı, olumluluğu, doğallığı, gerçekliği, belirliliği” gibi anlamlarda kullanılmıştır.

 Hegel 19.yy da bu kavrama bir durumun, vakıasını ifade etmek için kullanmıştır. 20.yy da ise A.Comte buna günümüzde kullanılan anlamı vermiştir o da: “Doğal, olgusal ve gerçek” anlamlarındadır. 

  Pozitivizm, temellerini modern ilime dayandıran bir felsefe akımıdır. Temellerini Saint-simon atmasına rağmen gerçek temsilcisi A. Comte olmuştur.

 Comte göre pozitivizmin ana hatları şunlardı: bilimin konusu olgulardır diyerek metafiziği tamamen devre dışı bırakmıştır. Metafizik erişilmez olduğundan bilimin konusu olamaz. Pozitivizmin konusu epistemolojidir. bir bilgide asıl olan onun metafizik ve ontolojik doğruluğu değil, onun deneyimsel doğruluğudur.

  Ayrıca “pozitif topluma” ve “uluslararası pozitivizme” ulaşmak için bilime bir yol gösterici bir kılavuz hazırlanmalıdır. 

Pozitivizme yapılan eleştiriler Türkiye'de olduğu gibi sadece dindar kesimden değil, Yeni Kantçı, Yeni Hegelci ve Marksist okullardan gelmiştir.  Biz pozitivizmle Tanzimat döneminde karşılaştık ama onun karşısına koyabileceğimiz bir felsefe anlayışımız yoktu.

 Osmanlı pozitivizmi o anki devleti kurtarma politikalarından dolayı siyaset merkezli anlamıştır. Pozitivizm bilimsel dayanakları bakımından ilimle ortaktır. Pozitivizm bir nevi bilimin felsefik arka planıdır. Aralarındaki bağ çok kuvvetli ve birbirlerinden güç alan iki akım konumundalar.                        

20 Eylül 2012 Perşembe

علامة الإعتماد علي العمل       نقصان الرجاء عند وجود الزلل

İbn Ataullah el-İskenderiyi bilmeyenimiz yoktur. Hikmetü'l-Ataiyye adlı meşhur kitabın sahibidir. Kendisi fıkıhta maliki tasavvufta ise şazili tarikatındandır. H.709 m.1309'da Mısır'da  vefat etmiştir. Allah mekanını cennete eylesin. Hikemü'l ataiyye adlı kitap ise 264 hikmetli sözü içermektedir. Kitap sadece bir tarikata değil bütün tasavvuf tarikatlarına hitap ettiğinden dolayı herkesin onun üzerinde   bir şerhi vardır. Bizlerde bu işin ehli olan Nurettin Itr hocanın öğrenci si Mahmut Mısrı hocayla beraber İsar'da okumaya başladık. Şimdi ilk hikmeden bize hasıl olanı sizinle paylaşmak istedim:

Bu sözün manası ise; "Emr-i ilahiye muhalefet edildiğinde Allah'a olan ümidin recanın eksilmesi, kişinin ameline güvenip dayanmasındandır. 

sözün ilk kısmına bakıldığında kişinin amelini çok büyük görüp ona dayanması hatasına işaret edilmiştir. Bu hatayı şu üç noktayla belirtelim: 
1) İnsanoğlu hatasız olamayacağı hem aklen hemde şer'en sabittir. Hatasız olmayan bir varlığın  ameli de bunun doğal bir sonucu olarak nakıs olur. Bu noksanlık amelin yerine getirilmesi esnasında insana musallat olan ve onu amelinden gafil bırakan fikir, düşünce, hareke... gibi etkenlerde kendini göstermektedir. Kemal olmayandan kemal sadır olmaz.

2) İnsanoğlu ne kadar çok çalışsa da Allah'ın kendisine verdiği nimetleri karşılayamaz. Nitekim bunu sahih bir hadisi şerifte görmekteyiz. Hadiste bir adada 500 bin yıl Allah'a ibadet eden ve öldüğünde Allah'ın meleklere Rahmetimle onu cennete koyun" demesi üzere, "Hayır amelimle" diye karşılık veren, daha sonra Allah'ın emriyle amelleri tartılan ve sadece bir gözün karşılığını verebilen kişinin olayını hepiniz bilirsiniz. Görüldüğü üzere insan ne kadar çalışsa da Allah'ın kendisine bahşettiği hem bedeni hemde dünyevi nimetlerini karşılayamaz.

3) üçüncüsüne gelince, insanın Allah'a ibadet edebilmesi için bedeni bir kuvvete ihtiyacı vardır ve bu kuvveti insanda yaratan ise, Allah'tır. O halde kimin verdiği gücü kime karşı kullanıyoruz.

insanoğlu yaşadığı alem sebepler alemidir. Ancak sebep ehli nazarın ininde müessir değildir. yani sebep asıl görevi gören değildir. şayet insan ameline dayansa ve bunun müessir olduğu kanısı kendisinde hasıl olsa, kendisi Allah'a şirk koşmuş demektir. Çünkü asıl mesele rahmet-i İlahi iken onun yerine ameli kaim etmiş ve bir nevi Allah'a şirk koşmuştur.   
Bizler de bu esbab aleminde olduğumuza göre ameli tamamen terk etme gibi bir şansımız yoktur. Amel bizim için esas gaye değil sadece esas gaye olan rızay-ı ilahiye ulaşmak için bir vasıtadır. nitekim şöyle bir kaidemiz vardır: من نفي الأسباب فقد عطّل الحكمة

Hepimizin ismini çok duyduğumuz Rabia Adeviye ise ne güzel söylemiştir: "Ya rabb! sana ibadetim senin bunu haketmendendir, cennet sevgisi veya cehennem korkusundan değil."

ikinci kısımda ise, amele dayanan, ona güvenen kişinin bir işaretini, bir delaletini söylemektedir; o da hata işlediği zaman, günah işlediği zaman Allah'a olan güveninin, ümidinin azalmasıdır. Şayet ameline dayanmasa, ne kadar günah işlese de tevbe eder ve rabbinin şu sözünü aklından çıkarmaz: إنّ الله يحب التوابين Bu ayette "tavvabin" mübalağa siğası olarak gelmiştir. Bu da her hata işlediğinde "benim günahları bağışlayan bir rabbim var" deyip tevbe eden kişilere işarettir.
 Burada ve bir çok ayet ve hadiste görüldüğü üzere amel tek başına yetmez. Bunun yanında Allah'ın rahmetini de unutmamak gerekir. Nitekim Hz. Ömer bir Müslümanın konumunu ne güzel ifade buyurmuş: "Şayet kıyamet günü bir tek kişinin cennete gireceği söylense benim diye ümitlenirim, şayet tek kişi cehenneme girecek diye söylense, kendimden korkarım......"
Prensibimiz: بين الترهيب و الترغيب                                    

11 Eylül 2012 Salı

SURİYE İNLİYOR

Tunus'ta bir üniversite gencinin iktisadi problemlerden dolayı kendini yakmasıyla başladı "Arap Baharı." Arap baharı denildi ama Müslümanların vurdumduymazlığından dolayı "Son Bahar" hatta çetin bir kışa doğru yol almakta bu süreç.

Mısır gibi değişime müsait yerlerde çok güzel semereler vermiş olabilir. Ama Suriye ve Libya için bunu çok rahat söyleyemiyoruz. Kendisiyle çok samimi olduğumuz ve Libya'dan daha yeni gelen bir hocamızla Libya'nın şuandaki durumunu baya konuştuk. Bana söylediği en çarpıcı cümlelerden biri şu oldu: "Evet eskiden bir zalim vardı ve zülümün nereden geldiği belliydi. Ama şimdi bir değil binlerce zalim var. zalimin zülmünü zalime şikayet eder olduk." 

Şayet durum Mısır'da olduğu gibi değişimden sonra yerine konulabilecek bir alternatif varsa buyur... ama yoksa ilk önce onu oluştur daha sonra meydanlar senin.........

Ya Suriye'ye ne demeli.....her gün binlerce kişinin öldüğü....binlerce ailenin yok olduğu.....binlerce çocuğun öldürüldüğü Suriye!!

Suriye tarihi iyice bilinmeden Esat ve zalim babasının yaptığı zülümler bilinmeden Suriye hakkında doğru bir yargıya varmak oldukça zordur. Burada birçok Suriyeli ile görüştüm.... bu konuları çok konuştuk... Hepside önemle üzerine durdukları noktalardan biridir bu diktatürlerin yaptığı zülüm ve müslümanların kendilerinden bî haber yaşayışları ve kendi sorunlarına eğilmemeleri......

Suriyeli kardeşlerimiz Türkiyeye geldikleri ilk zamanlar suriye hakkında yanlış anlaşılmaları engellemek ve oradaki zülmü doğru bir şekilde aktarmayı gaye edinmişlerdi....Ama şimdi işler değişti, o merhale aşıldı......peki ya şimdi ne yapmaya çalışıyorlar.......?

Kendileriyle görüştüğümüzde kendilerinin en üst makamlara kadar çıktıklarını seslerini duyurmaya çalıştıklarını ama ne yazık ki istenen karşılığı bulamadıklarını ifade ediyorlar......

Mehmet Görmez Beyefendiden sadece cuma günü hutbe bitiminde Suriye için iki dk bir dua istemişler...olmaz demiş......

Davutoğlu'dan  Suriye'den buraya gelen herkesin en azından su sorun bitimine kadar ikamet verilmesini istemişler ......olmamış........

Bir çok yazarla görüşmüşler......seslerini medya aracılığıyla duyurmaya çalışmışlar  Ama ne yazık ki, olmamış...........

Birçok vakıfla görüşmüşler yardım istemişler çok cüz'i bir yardım toplamışlar.....

Suriye'deki kardeşlerimizin şimdi A'den Z'e herşeye ihtiyaçları var... ama ilk ve en önemli şey Silaha ihtiyaçları var.....ABD izin vermediği için Libya'dan gelen iki uçak dolusu silahın Türkiye yoluyla ulaşılması hükümetçe engellenmiş......saymakla bitiremediğimiz daha bir sürü şey.......

Ha birde Arakan için gösterilen hassasiyetin neden kendileri için de hatta kendi durumlarının Arakan'dan daha beter olduğunu söylüyolar ve bundan hayıflanıyorlar...          

Onlar bizden Suriye için Müslümanların uyanmasını, bu konulara da zaman ayırmalarını istiyorlar.......onlar bizden silah bekliyorlar hem manevi hemde maddi silah......belki bizim konumumuzdaki kişiler maddi silah gönderemez ama manevi silahımız her daim var onu kullanalım ey müslümanlar.....!! 

Suriye'yi unutmamak ve her oturduğumuz mecliste hatırlatmak dileğiyle.......!!

9 Eylül 2012 Pazar

قصة معبرة جداً..

ليتني ... أكون ( تلفزيوناً ) !!

طلبت المعلمة من تلاميذها في المدرسة الابتدائية أن يكتبوا موضوعاً يطلبون فيه من الله أن يعطيهم ما يتمنون .
وبعد عودتها إلى المنزل جلست تقرأ ما كتب التلاميذ فأثار أحد المواضيع عاطفتها فأجهشت في البكاء .
وصادف ذلك دخول زوجها البيت ، فسألها : ما الذي يبكيكِ ؟
فقالت : موضوع التعبير الذي كتبه أحد التلاميذ .

فسألها : وماذا كتب؟
فقالت له: خذ إقرأ موضوعه بنفسك!
فأخذ يقرأ
:
إلهي ، أسألك هذا المساء طلباً خاصَّاً جداً وهو أن تجعلني تلفازاً !!!
فأنا أريد أن أحل محله !
أريد أن أحتل مكاناً خاصاً في البيت !
فتتحلَّق أسرتي حولي وأصبح مركز اهتمامهم فيسمعونني دون مقاطعة أو توجيه أسئلة أريد أن أحظى بالعناية التي يحظى بها حتى وهو لا يعمل !

أريد أن أكون بصحبة أبي عندما يصل إلى البيت من العمل حتى وهو مرهق وأريد من أمي أن تجلس بصحبتي حتى وهي منزعجة أو حزينة ، وأريد من إخوتي وأخواتي أن يتخاصموا ليختار كل منهم صحبتي .
أريد أن أشعر بأن أسرتي تترك كل شيء جانباً لتقضي وقتها معي !

وأخيراً وليس آخراً، أريد منك يا إلهي أن تقدّرني على إسعادهم والترفيه عنهم جميعاً .
يا ربِّ إني لا أطلب منك الكثير أريد فقط أن أعيش مثل أي تلفاز .!!

انتهى الزوج من قراءة موضوع التلميذ وقال : يا إلهي ، إنه فعلاً طفل مسكين ، ما أسوأ أبويه !!

فبكت المعلمة مرةً أُخْرَىْ وقالت : إنَّه الموضوع الذي كتبه ولدنا .. (منقول)
ما أجمل المني قال استاذي ظعنت الي عملي فرأيت بعض الشباب ينظروون الي السيارة ويقولون بينهم :ما رأيت مثلها في حياتي و بدأت أتفكر لماذا نحن المسلمون لا نقدم ديننا مثل هذه السيارة مع أن ديننا هو الحل الوحيد للدارين.قلت يا أستاذ للأنا لا نعيش دىننا فقط نقرأ ونعظ به. أصبح وصيلة من الوصايا الي كسب المال والجاه.
هيا يا ايها المسلمون أنرك الجاه و النفس التي تأمركم بالسؤ  

4 Eylül 2012 Salı

                                         İmrülkays'ın Aşkı

Meşhur arap şairi aşk ateşiyle yanarak dudakları kurumuş sussuz bir halde arap ülkesinde zahmetli bir yolculuktan sonra nihayet Tebük'e geldi ve başladı orada kerpiç ameleliğine. 
 imrülkays'ın gelerek kerpiç ameleliğine başladığı haberi padişaha ulaştığında, padişah geceleyin kalkarak gece vakti onun yanına gitti.    
  "Ey güzel yüzlü, tatlı sözlü, sen zamanın yusufusun her ülkedeki, her şehirdeki bütün güzellikler sana ram oldu. Erler kılıcın yüzünden sana kul oldu, kadınlar aya benzeyen bu güzel yüzünden dolayı sana köle oldu. Buyur,,sarayımıza gel, bizi şereflendir, kendine bu eziyeti reva görme" dedi. 
imrülkays bunun üzerine padişahın kulağına eğilerek aşka dair birkaç sır söyledi. padişahın aklı başından gitti. 
 Tebük padişahı da  onun elinden tutu, onunla dost oldu, tahtan ve taçtan vazgeçerek; onunla birlikte uzak ülkelerin yolunu tutu.

    Aşk büyüklere baldır, çocuklara süt. o her gemiye yüklenen ve geminin ağırlığından fazla olduğu için batmasına sebep olan son yüktür. (mesnevi)

Sevgi, nefret, buğuz, kin gibi bütün bu hasletler kalbidir. Bunlar hakkında bir helallik ve haramlık hükmünü veremeyiz. Amma unutulmaması gerekir ki; İslam bu insanın elinden olmayan hasletleri sınırlandırmasını ve kime yönelik olmasını bize bildirmiştir.

 Evet.. günümüzde bu kelimeler mecali olmayan yerlerde kullanıla kullanıla mecali olan yerde kullanılmaz oldu. sevgi denildi mi hemen karşı cinse olan sevgi akla gelir oldu. aşk denildi hakeza. nefret için de aynı şey geçerli, sadece nefsin hoşuna gitmeyen şeyler için kullanılır oldu. dini onu hoş görmüyor diye hoş görmeyen kaç kişi var aramızda!!  ya da hep ilahi aşk diyoruz... bunu gerçekten yaşıyor muyuz peki. hani derler ya "iki sevgi bir kalpte bulunamazmış" diye... biz ne yaptık bu kalbe!!  niye vaz' edildiği yerde kullanmıyoruz... 
Allah hepimize hakkıyla onu ve onun dinine bağlı herkesi sevmeyi kararmış olan kalbimize yerleştirmeyi nasip eylesin. (Amin)

1 Eylül 2012 Cumartesi


NUR 35. AYET 

Allah yarattığı insana nasıl hitap edileceğini bize çok güzel bir şekilde ayetlerle uygulamayla göstermektedir. Allah insanın aklında kalabilmesi için birçok yerde kıssalar ve semboller kullanmıştır. Bu yazımızda da sembollerle mesajını bildirdiği nur süresinin 35. Ayetini ele alacağız. Ayet mealen şöyledir: “Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nuru şuna benzer: duvarda bir oyuk, içinde bir kandil, kandil de billur bir fanus içinde; fanus ise inci gibi parlayan bir yıldız…. Kandilin yakıtı doğuda da batıda da bulunmayan bereketli bir zeytin ağacının yağıdır. Bu yağ neredeyse ateş değmeden bile ışık verecek kıvamdadır. O kadar ki nur üstüne nurdur. Allah nuru tercih edenin o nura ulaşmasını takdir eder…(Mustafa Öztürk).
  Ayette muhatabın günlük hayatta kullandığı eşyalar sembolize edilerek çok büyük hakikatler ifade edilmiştir. Bunlardan birincisi “mişkat” taka yani yakılan lambanın konulduğu oluk. Lamba yakılmadan önce oluk tamamen karanlık ve hiçbir fayda vermez. İşte bu oluk “insanı” temsil eder. İnsan birazdan sayacağımız değerleri taşımasa boş ve karanlık bir oluğa benzer. Faydasından çok zararı vardır. İkinci sembol ise “misbah”  lambanın bizzat kendisi.  Bu da “fıtri dini” temsil eder. Lamba nasıl ki, kendi başıyla kaim ve yakılabilmek için bütün donanımlara sahip  sadece bu fıtri dinliği harekete geçirmek gerekir. bütün lambalar da bu özellik olduğu gibi bütün insanlarda da bu fıtri din bulunmaktadır. Üçüncü sembolümüz ise, “el-Misbah” yani bir lambanın olmazsa olmaz parçası, lambanın içindeki “ateş, alev” . Bu da insanın mükellef olabilmesinin, şeriatın muhatabı olabilmesinin temel şartı olan “aklı” temsil etmektedir. Nasıl ki, alevsiz bir lamba işe yaramaz ise akılsız bir insanda şer’i hükümlerden sorumlu tutulmaz. Diğeri ise, “zücace”  yani lambanın alevinin sönmemesini sağlayan, etrafa düzgün ve daha iyi yayılmasını sağlayan “şişe”dir. Şişe ise, peygamberleri temsil eder. Peygamberler her tarafa çekilebilen, her şey hakkında düşünebilen, doğru kullanılmadı mı hem kendisini hem de başkasını yakabilen akıl ateşini daha kullanışlı ve zararsız hale getiren “peygamberleri” temsil eder. Evet… peygamber hem aklı yok olmaktan hem de başkasını yok etmekten koruyor. Sonuncusu ise, doğuda ve batıda bulunmayan çok değerli ve parlak olan “zeytinyağı”dır. Açıkçası doğuda da batıda da bulunuyor buradaki manayı tam anlamadım. Bu zeytin yağı “kuran’ı” sembolize etmektedir. Evet.. peygamberler de beşerdir, canlıdır ve her canlı ölümü tadacaktır ayeti kerimesince onlarda irtihal etmektedir. Bu islam nuru ise kuran sayesinde devamlılığı sağlanmaktadır. Evet o akıl alevinin devamlığı zeytin yağının yani kuranın devamlılığına bağlıdır. Allahım bizi kuranı hakkıyla anlayan ve amel eden kullarından eyle!!(amin)         

13 Ağustos 2012 Pazartesi


BİZE BÖYLE  ÖĞRETMİŞLERDİ…..

Evet… Eskiden Müslümanların düşmanı kimdi belliydi….Müslümanlar birlik oldu mu onları rahatça tabi Allah’ın yardımıyla yenebiliyorlardı… ya şimdi….Müslümanın kim olduğu bilinmediği gibi onun düşmanı da artık bilinmiyor… artık batı batı diyemiyoruz…. Evet belki kaynak batı olabilir… ama Müslümanları batıdan daha fazla ezen Müslüman ve Asyalı var….Şu günlerde Müslümanın gündeminden düşmeyen kanayan yaralara, biri daha eklendi…Arakan ve Burma… Buralarda kimler mi Müslümanı katlediyor dersiniz… Tabi ki herkesin malumunca olan Hindular… peki madem bu kadar cani olan kimseler neden okulda bize sessizlik, yoga, Nirvana  safsatalarıyla bize dünyadan el etek çekmiş, bir inek kesildi mi dünyayı ayağa kaldırmaya çalışan kimseler olarak öğretildi…. Yoksa şimdiye kadar böyle değiller miydi de yeni mi bozuldular… Cansız varlığa bile çok fazla önem vermesi gerektiğini öğreten dinlerinden mi döndüler…… yoksa bu da mı batının bir oyunu!!…. ya da onlarda mı Müslümanların terörist olduğunun öğrendi…. Peki ama kimden Müslümanlardan mı yoksa batıdan mı? Evet.. okulda İsmail hocamız anlatırdı…onların dinini ve değerlerini….güzeldi…ama tatbikatta anlaşılan öyle değil imiş….Onlarda artık Müslümanları katleden gurubun içinde… peki Müslümanların tavrı ne oldu….Her zaman ki gibi güçsüz olduğumuz için sadece kınamak ve birkaç yardım kolisini göndermekle kaldı…Hep Müslüman birliği diyoruz… Peki bunu içten mi söylüyoruz yoksa ağız alışkanlığı mı oldu? Müslümanların bir olması bu illa tek devlet çatısı altında birleşmek mi yoksa ağız birliği mi? Evet.. İsmail hocam!! bize Hinduizmi bu şekilde anlatmadınız… bize hep önemli değerlerini ve bizim tasavvufun bazı hareket ve ilkelerini hatta Hz. İbrahim’in de bir brahman olarak güneye doğru gelmiş olabileceğini söylemiştiniz…. Ama ne yazık ki şimdi o ilkeleri ve değerleri göremiyoruz… Aslında bu da garipsenecek bir şey değil… Müslümanlık adı altında da onlardan geri kalmayan guruplar var…..Eee insanın olduğu her yerde kan olacak ve olmaya devam edecektir…. Bunu en aza indirmek dileğiyle…
 Ürdün'de Son Günler
 ürdün'de son günlerimizi geçiriyoruz.... hocamız fadi herkesin son güne bir şiir yazmasını ve okumasını bizden istemişti... tabi bende herzamanki gibi son dakikaya bıraktım... yaptığımız araştırma ödevlerini sunduk... daha sonra başka bir arkadaşımız sunurken hocamızın bu ödevi aklıma geldi... bende hemen o dakikalarda bieşeyler yazmak istedim.... etrafıma baktım aslında çok güzel bir konu var dedim....herkesi meşhur olduğu vasıfla yazayım dedim...ve orada bu beyitleri karaladım....... oldu mu olmadı mı bilemiyorum ama anlaşılan herkesin baya hoşuna gitmiş.....birde bu galiba bizim sınıfın bir hatırası olarak kalacak......
  Ürdün'den selamlar





  ها أنا  ذا  أمامك                  جزء من كائنات ربك
   وها هي كعبة لقبلتك              مركز لحياتك
   وها هو رسول ربك              قدوة لسعادتيك 
   وها هو مبادء كتابك              دستور لحياتك
   وها هو منهج علمائك             تحديد لأفكارك
   وها هو معيشة صوفيك          كشف لباطنك
   وها هو أستاذ لك                  مكسب لحرمتك و حبك
   وها هي مستعانة أستاذك         بنت الوحيد في صفك
   وها هو ايمام صفك               مروان مريد في حيك
   وها هو أقرب جارك             صوفي في صفك
   وها هو حمير صفك             خصيم أستاذك 
   وها هو وسيم صفك             مشهور بين بنات معهدك
   وها هو معتزل عن صفك       مشهور بطبخ طعامك  

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Ürdün'de ilahiyat.....

Ürdün şeriat fakültesi dünyada bulunan özellikle de arap aleminde bulunan ilahiyatlar arasında önemli bir yere sahiptir. bu fakülte 1964 yılında ürdünün dördüncü fakültesi olarak kuruldu. buradaki şeriat fakültesi türkiyenin ilahiyat fakültelerinden şöyle ayrı bir yönü var: fakülte akid, usul ve fıkıh birde mesarif olmak üzere üç kısma ayrılır. öğrenci liseyi bitirdikten sonra ortalamasına göre ilahiyatı tercih edebiliyor. tabi burada ihtisaslaşma ilk seneden başladığından dolayı bölümünü iyi seçmelidir. ilahiyatın geneli türkiyede de olduğu gibi kızlar oluşuyor. bu kızlar hepsi mezun olduktan sonra ne yaparlar, kadülküdat olmaya kadar giderler mi bilemem. ama anlaşılan o ki, onuda yapmaya kararlılar. şeriat fakültesi öyle revaçta olan bir bölüm değil burada ama hocaları kaliteli... hocalarla yaptığımız görüşmeler sonucunda  Ürdün ilahiyatın Ezheri bile geçtiği ve dünyada önemli bir yeri olduğu kanısına vardık. Türkiye'yle kıyasladığımızda ise, Türkiyede ilmi çalışmaların daha dinç olduğu kanımız hocalar tarafından da desteklendi.... ilahiyatta bizim bütün üniversitelerdeki zorunlu dersler gibi dersler var... örneğin; vatandaşlık, Ürdün tarihi ve Filistin tarihi..... tabi bir arkadaşımız Türkiye'deki ilahiyatı ve buradaki ilahiyatı misyon, vizyon ve dersleri esas alarak güzel bir çalışmada bulundu... ayrıca öğrencilerle yaptığı görüşmeler ve anket sonucunda Türkiye'deki öğrencilerin fakültelerinden çok şikayetçi buradakilerin ise memnun olduğu sonucuna vardı.... Tabi birde üniversitenin misyon  farkına da dikkat çekti... bizimkisi biraz maddi esaslı olurken onların galiba manevi ve hayır amaçlı olduğu kanısına vardı...........
Allah bütün fakültelerden yararlanmayı hepimize nasip eylesin...........             

7 Ağustos 2012 Salı

Ve Son Ondayız....

Ramazanın son günlerini idrak ediyoruz şimdi.... kiminiz gafil kimimiz farkında, 
Efendimizin ramazandaki halini düşünüyoruz şimdi.....  kimimiz sadece düşüyor kimimiz yaşıyor,
Allah'ın kadrine dikkat çektiği günü düşünüyoruz şimdi...  kimimiz dua ediyor idraki için kimimiz sadece       
                                                                                                                                                      bekliyor,
Sahabenin bu günlere düşkünlüklerini düşünüyoruz şimdi... kimimizin gözleri ağlamaktan şişerken kimimizin                                                             
                                                                                                                                                     uykudan, 
Tabiinin ihlaslı, samimi ve bilinçli  taklidini düşünüyoruz şimdi... kimimizin gözleri kapalı kimimizin çok açık..
Alimlerin ilim ve amel vurgularını düşünüyoruz şimdi....kimimiz faydasız ilmin peşinde kimimiz ilimsiz amelin...
Avamın ve koca karı imanını düşünüyoruz şimdi.... kimimiz koca karı oluncaya kadar iman etmiyor kimimiz  
                                                                                                               sadece koca karılıktan çıkmıyor....
    Evet....daha dün başladık gibi geliyor insana... nasıl geçti?  nerede geçti? diye düşünüyor insan.... dediler ya başında "sayılı günler gelip geçer"  evet gerçekten de sayılı günler geldi ve elimizin altından  geçiyor..... sonunda düşünüp  ah! demektense her gece 1 saati zikre versek...  günümüzün çok cüz'i bir kısmına ayırsak nimetiyle var olup yaşadığımız Allah'a.... çıksak şöyle yüksek bir tepeye veya dama....kılsak ilk önce iki rekatlık gözümüzün nuru namazı... sonra bilinçli başlasak Allah'ı yüceltmeye nebisine salat ve selam getirmeye....şunu bütün açıklığıyla söyleyeyim 2 veya 3 gün sonraki  siz ile 3 gün önceki siz bir olmayacaksınız..... belki de hayatınızın dönüm noktası olabilir veya hayat ilkelerinizi değiştirmeye başlayabilirsiniz..... 
Allah hepimize son on günü Efendimizin geçirdiği gibi geçirmeyi, geçiremeyenin onun gibi düşünmeyi nasip eylesin...... Allah'ım bizi ramazanın değerini bilen muttaki kullarından eyle!(amin)           

4 Ağustos 2012 Cumartesi


Ürdün’de Öss Sonuçları

Yeryüzünde öyle milletler var ki; eğitim onların bir cüz’ü değil tamamıdır. Bazılarında ise, bunun tam aksini görmekteyiz. Tabi eğitimi insanların ayrılmaz bir parçası kılan farklı etmenler vardır…  Kimisi eğitimini dinine bağlarken kimisi de tamamen dünyalık bazı hedefler veya başkalarının gözünde kinlerini gerçekleştirmek için önem verir… Günümüzde İslam alemine kan kusturabilmelerin en büyük sebebi bence dinlerinin “oku!” emrini sadece okumalarıdır. İşte Müslümanların yaşadığı ülkelerden birinde Ürdün’de “tevcihi” dedikleri liseyi bitirdikten sonra üniversiteye girmeye hak kazananların ihtifallerini acı acı birazda sinirli ve kızgın bir şekilde seyrettik… Aslında olaya salt olarak baktığımızda Müslüman dediğimiz bir halkın genç nesli yarınları için bir adım daha attığına şahid oluyoruz… Peki gerçekten olay bu kadar masumane mi? Bence değil!! Saat 08:30’ta eğitim bakanlığınca sonuçlar açıklandı… Tabi biz ilk önce arabaların korna sesini ve hemen yanı başımızdaki çatıdan gelen silah seslerini te’vil etmeye başladıkJ kimisi esad düştü suriye kurtuldu dedi, kimisi ise düğün var dedi… Tâki komşulara soruncaya kadar anlayamadık sebebini… ve sonunda o acayip cevabı aldık.. Öss sonuçları açıklanmış!! Öss diyorum çünkü ben bu sistemde üniversiteye girdim ve benim için geçerli olan bu..!! işi öğrendikten sonra her akşam farklı bir camide teravih kılma kaidemiz gereği şehrin merkezindeki “Hüseyin camisine”  gitmek için evden çıktık. Anlaşılan o ki bizim mahalle baya sakinmiş!! Herkes ailesiyle binmiş arabalara ve kız erkek fark etmez hepsi camlardan fırlamış bağırıyor!!!  Kimisi bağırırken kimisi de almış ses dinamitlerini arabaların altına atıyor… bizlerde kalabalıklar içindeki iki yalnız gibi devam ettik yolumuza ama ne yazık ki araba bulup maksadımıza eremedik….  Yarım saat bekleme ve yürüyüşten sonra en yakın camide kıldık namazımızı…  imam bile efendim bugün herkesin malumu namaz arasında sohbet yapmayacağız demez mi?…. şaşkınlığımız kat kat arttı!!  demek istediğim şu ki; neden hem üniversite girişinde hem de mezun oluşunda trafiği felç edecek kadar yapılan törenlerin semeresini Ürdün halkı göremiyor.. neden ekonomisi tamamen dışarıya bağlı, neden dünya çapında ilmi bir değerleri yok?!!! Neden kimse bu mutlu gününde bir şükür secdesine gitmeyi düşünmüyor?  Dedim ya “oku!” emrini sadece okuyoruz….
 OKU! emrini Okuyup yaşayanlardan olma dileğiyle…..         

3 Ağustos 2012 Cuma

ÜRDÜN'DE KÜLTÜR İLE DİN ARASINDA KALAN HİCAP

Arap ülkesinden bahsedildi mi herkes islam şeriatının tatbik edildiği, bütün erkeklerin cilbab kadınların ise çarçaf giydiği bir ülke sureti insanların özelliklede arap ülkelerinden bi haber yaşayan kişilerin zihninde uyanır... başka arap ülkelerini bilemem ama ürdün hakkında şunu söyleyebilirim ki; yazının da başlığından anlaşıldığı üzere örtünmenin islamın emrinden çıkıp bir kültür işine döndüğü aşikardır...... Ürdünde konusu kadınların giyimi olan bir arkadaşımızla birlikte toplumun farklı kesimleriyle yapılan röportajlardan zannımca şu sonuç ortaya çıktı: ürdün halkı ilk dönemlerde dinine bağlı ve giyimi de dinin emri olarak telakki eden bir halktı... daha sonra  ingilterenin sömürüsünde kaldığı için ve yanı başındaki diğer arap ülkelerinde yaşanan sıkıntılardan dolayı ülkesini terk ederek veya zorla çıkartılarak ürdüne gelen filistin, ırak ve şimdilerdeki suriyeli mültecilerden dolayı hem ekonomik hem de kültürel değişimlere maruz kalmıştır.... şu da bir gerçek ki; değişimden en fazla etkilenen kadınlar olmuştur...kadınları giyimlerini esas alarak dört ayrı kategoriye ayırabiliriz: birincisi niçin örtündüğünü bilen ve vucut hatları belli olmayacak şekilde giyinen kesim ama ne yazık ki bunlar da belli bölgelere sıkışmış kalmışlar. ikinci kesim; modernite ile din arasında gidip gelenler.. bunlar hicabın dinin emri olduğunun farkında ama önemli olan örtünmektir diyen kesim... üçüncü kesim ise çevre baskısından dolayı giyinen fırsatını buldu mu açılmakta hiçbir beis görmeyen ve örtünmeyi sadece bir arap kültürü olarak telakki eden kesim....dördüncüsü ise; Türkiyeninde çoğunluğunu oluşturan müslüman ve başı açık kesim....  ürdünlülerin çoğu ise ikinci kesimden.. bunlar başı  değişik bir tarzda kapalı, altında dar pantolon ve üstte de bir badi giyen kesim....islamda giyim sıfatları kendilerine sorulduğu zaman doğru bir şekilde cevap veren ama tatbikattan uzak olan bir kesim........ tabi incelendiği zaman çok daha fazla ayrıntıları da var bu konunun.......
selam ve duayla.......
    

 

2 Ağustos 2012 Perşembe

ÜRDÜN'de Taksiciler......

Ürdün'e yeni gelenlerin dikkat etmeleri gereken en önemli konulardan biri de taksicilerdir....bilindiği gibi taksiciler bütün ülkelerde dolandırıcılar ve üzerine soru işareti konulan kesimlerdendirler.... ürdün sisteminde iki tür hatta üç tür taksiçi modeli var.. birincisi genelin yani avamın kullanmış olduğu sarı taksiler... bunlar en fazla yaygın olan ve taksimetreyi 25 kuruştan açan kesimdir... ikincisi ise, beyaz renkli olup genellikle özel adamların veya kendini özel sayan kişilerin kullandığı ve 30 kuruştan taksimetreyi açan kesim... tabi farklılık sadece taksimetreyi açış miktarında değildir.....km başı miktarlarda da değişim göstermektedir....  içüncü kesim ise ufak dolmuş şeklinde olup kaçak iş yapan kesimdir..... aman bunlara dikkat demiyorum.. aman hepsine dikkat diyorum.... üçüncü guruba bineceksen ilk önce kaç dinar istediğini soracaksın ondan sonra bineceksin...... diğer iki guruba ise biner binmez iftehil addade diyeceksin tabi kendisi açmasa.... şayet acele davranırsan bizim başımıza geldiği gibi indirilebilirsin gururlular tarafından...... ayrıca geceleyin saat 22:00 dan sonra gece tarifesi girer  devreye bütün arabalarda.... ona da dikkat etmelisin:) ayrıca ürdün sisteminde şayet arabada bir kişi varsa ondan izin almadan ikinci bir kişiyi alamaz taksici aldın mı bir de polis gördü mü basar cezayı.....  burada herşeyin fiyatı baya yüksek türkiyeyle aralarında öyle bariz farklar yok sadece arabada bu farkı görebiliyoruz....eeee bizde bulmuşuz burda ucuz arabayı, iettnin derdini çekmeden direkmen atlıyoruz arabaya.... tabi sen öyle istediğin her arabaya binemiyorsun.... ilk önce gideceğin yeri taksiciye söylemen gerekiyor şayet hoşuna giderse alır..... tabi ilk üç deneme efendim uzak gidemem!! efendim ezme var gidemem!! efendim hava sıcak gidemem!! türü cevaplarla karşılaşıyorsun ve alınmıyorsun......haa birde sen şayet bir bayanın önünde isen ve sen ilk önce taksiciye durması için işaret etmişsen bu onun için herhangi birşey ifade etmez ve senin değil bayanın yanında durur... eee işte pozitif ayrımcılık dedikleri bu olsa gerek!!!                                                                                                          

1 Ağustos 2012 Çarşamba


Ürdün'de Ramazan ….(3)
 Ürdün 1916’da bizim “Şerif Hüseyin isyanı” dediğimiz onların ise “sevretül arabiyyetil kübra” dedikleri Arap isyanından sonra şerif Hüseyinin üç oğlundan melik Abdullah evvel tarafından kurulmuş bir ülke…. burada oruçta bütün dükkanlar, lokantalar, mollar sabahleyin kapalı hatta resmi mekanlar bile saat 10 da mesaiye başlayıp  saat 15 te bitiyor mesailerini… ikindiden sonra lokantalar açılmaya başlıyor ve neredeyse lokantalarda iftarda oturacak yer bulamıyorsun… walla şu bir gerçek ki Araplar yemesini biliyorlar ancak onlar için tat o kadar önemli değil önemli olan mideyi şişirmektir…. Ayrıca buranın filistin asıllı bir de mensafi var….. nasıl mı dersiniz….?   Walla bende yemeği seven bir kişi olarak diyorum …tadı harikaJ nasıl mı yeniliyor sizce…? Tabiki elle….. ama bu normal elle değil adam alıyor bir parça şirak dedikleri bizim ise lavaş dediğimiz ekmeği ondan sonra pilava -zaten üzerine süt karışımı bir şeyler döktükleri için ıslak- şakk!! Diye vuruyor ondan sonra başlıyor yemeğe…. İlk üç-dört lokması böyle ama ekmek bittikten sonra elini böyle ballandıra ballandıra batırıyor ve avucunun içini dolduruyor ondan sonra çiğköfte gibi başlıyor elinin içinde döndürmeye!! Ama nasıl manzara elleri ıslak ve böyle yağ akıyor ellerindenJ afiyet olsun!!! Daha beterini de söyleyeyim mi……? birde birbirlerine o ellerle ikram ediyorlarJ bana vermeye kalkıştı walla öyle bir baktım ki bir daha deneyemediJ tabi bende bir deneyeyim dedim ama tek kelimeyle hüsrana uğradımJ ama bizim bir türk arkadaş başladı onlar gibi yemeğe ve baktım ki bizim arapları da geçmiş zar zor durdurduk:)…  bunlar örf ve adet bir şey demiyorum…… tabi bu adette erkeklerin adetleri kadınlar elle değil kaşıkla yiyorlarJ  way bizim erkeklerin başına gelenlereJ  ayrıca burda lezzet İstanbul diye bir lokanta var inanın yemekleri türkiyedekine on çeker…..hele birde pidesi yok mu…. Ellerinize dikkat etmenizi tavsiye ederim…. J biz ise 6 bekar genç ikişer ikişer guruplar şeklinde sahur ve iftarımızı yapmaya çalışıyoruz…. Tabi bazen kıral sofrası gibi güzel yemekler olurken( o da arda tadını denk getirebilirsekJ) bazen de ramazanın gerçek espirisine şahid oluyoruz…. Ama şunu da itiraf etmeliyim Annemin yemeklerini ÖZLEDİM…….
   Selam ve duayla kalın…….......

31 Temmuz 2012 Salı


Ürdün’de Ramazan….(2)
    Devam ediyoruz ürdünde ramazan hikayemize ….. dedik ya ürdün medeniyetin beşiğidir… ürdün islamın anadoluya açılan mübarek kapısıdır….. eeee şimdi gelelim bu mübarek kapımızda yaşanan ramazana ve teravihe… ben ve sevgili arkadaşım sami her akşam teravihi başka bir camide kılmaya niyetlendik ve niyetimizin mucibini yerine getiriyoruz…. İlk gün her vakit namaz kıldığımız hayyı harapşada bulunan ve yanında şazeli tarikatının zaviyesi bulunduğu için her vakit cemaatı bizim Türkiyedeki Cuma namazları gibi dolan nur mescidinde kıldık… tabi buralardaki teravih Türkiyedekinden baya farklı… ilk önce herkes bunun sünnet olduğunun farkında bizim gibi farz zannetmiyorJ ayrıca biz yarım saatte 23 rekat kılarken burada 11 rekat ama yaklaşık 45-50 dkda kılınıyor…. Şimdiye kadarki tecrübelerimize binaen diyorum galiba bi kötü okuyan imam bizim nur mescidi imamımız…. Tabi bu iyi okumama diğer imamlara kıyasendir onu da hatırlatırım… ayrıca burada ilk 4 rekat kılındıktan sonra imamın yanında bulunan bir kişi 7-8 dk civarı sohbet eder daha sonra namaz tamamlanır…… tabi buradaki imamların çoğu şafii ama anlaşılan o ki Hanefilerden etkilenmişler ve şaf-hanf olmuşlarJ…. Bazı camiler var ki örneğin ravda mescidi gibi bizim gibi 23 rekat kılıyorlar tabi ilk sekiz rekat her camide kılındığı gibi kılınıyor daha sonra çıkan çıkıyor geriye kalanlar ise loş bir ortamda ve uzun uzun namazlarını tamamlıyorlar…. Biz her akşam farklı bir camiye gittiğimizden dolayı her gece farklı tecrübelerle karşılaşıyoruz… sami aha bu camide uzun kıldırıyor bir daha buraya gelmeyelimJ diye başlıyor cami çıkışında konuşmasına……  tabi bizim türk arkadaşlardan ilk gün gelip ondan sonra yahu bu kadar da uzun kılınmaz ki deyip bir daha teravihe gelmeyen de olmuyor değil…… ayrıca burada abdulaziz bayındırdan etkilenen bir gurup insan var!! Onlarda sahuru erken bırakıyoruz ve iftarı geç açıyor efendim diyorlarJ olur bakın naslara diyorlarJ anlayacağınız bayındırlar her yerde  var!! ……devamı iftarla gelecek inşallah……
AMMAN’DAN SELAMLAR…………